Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Hikâye - İÇİMDEKİ CENNETE YOLCULUK / Harun TOKAK - Yeni Kalemler
   
 İÇİMDEKİ CENNETE YOLCULUK / Harun TOKAK

 Yazı Boyutu

 Tarih : 14.05.2009 - 17:50:58


Çok ızdırap çekiyordu. Müzik dinlese, kitap okusa.... Hayır... Patlamak, infilak etmek üzereydi. Hani infilak etse, parçalarını kâinat balonunun kenarlanndan toplayacaklardı. ...

 

İçimdeki Cennete Yolculuk / Harun TOKAK
 

Çok ızdırap çekiyordu.

Müzik dinlese, kitap okusa.... Hayır... Patlamak, infilak etmek üzereydi.

Hani infilak etse, parçalarını kâinat balonunun kenarlarından toplayacaklardı.

Ümit koymuşlardı adını. Ümitsiz insanlara ümit olsun diye, ama şimdi bir tutam ümide, bir demet ışığa muhtaçtı.

Başka çaresi yoktu, intihar edecekti... Ümit insanı en son terk ederdi, ama o da çoktan çekip gitmişti.

Gençti, güzeldi. Henüz daha otuz yaşındaydı.

     Balkona çıktı. İçi-dışı zifiri karanlıklardaydı. Kopmuştu...

Yıldızlar gökyüzünde ipi kopmuş tespih taneleri gibi savruluyorlardı.

Boşluğa bıraktı gözlerini. Dalgın dalgın bakıyordu, dalga dalga karanlıklar, üstüne üstüne geliyordu. Öylece ne kadar zaman geçtiğini bilmeden durdu..

Birden bir ses işitti.

Mahşer gününde İsrafil'in suru üfürdüğünde mezarından ne kadar hayretle uyanacaksa, ondan daha büyük bir hayretle irkildi.

"Bu ne böyle?" dedi.

Selami Çeşme taraflarından, dalga dalga bir ses geliyordu.

"Aman Allah'ım! Bu ne ses böyle?"

Ana rahmine düştüğü günden beri dinliyordu bu sesi.

Meğer hiç duymamış.

Bu ilâhî besteyle gecenin bağrında sükuta bürünmüş varlıklar, aydınlıklar; geriniyor, silkiniyor, kendine geliyordu.

Şerha şerha, karanlıkları yırta yırta, aydınlıkları devşire devşire geliyordu ses.

 
     Kış, sonbahara ait ne var ne yoksa silip süpürmuştü. Bağrında yeni bir baharı gözyaşlarıyla büyütme gayretindeydi.

Kışın rahmindeki bahar çocuğuna ninniler, sarkılar, söylemektedir, rüzgâr.

1946 yılının Aralık ayıdır.

Mütefekkir bir babanın bir kız çocuğu dünyaya gelir.

Aile hatıra defterine; "Ey küçük krizalit! -Ey kozanın içindeki tırtıl-Ne zaman semavî ve muhteşem bir kelebek olacaksın?" diye yazar babası.

Ümit korlar adını.

Herkese ümit dağıtsın, herkese ışık olsun diye. Krizalit kısa zamanda kozasından çıkar, kelebek olur, bütün çiçekler, bahçeler, baharlar artık onundur.

Gençtir, güzeldir, soyludur.

Sabahları, konağın bahçesindeki bülbüllerin âvâzıyla uyanır.

Konağın, mermer merdivenlerinin iki yanındaki gümrah mavi-gri lavanta çiçekleri mis gibi kokmaktadır. Konağın misafirlerini bu cilveli çiçekler karşılar önce. Güzel kokularını ikram ederler gelenlere.

Sırtınızı konağa vererek taraçadan bakarsanız kendinizi yeşil ve mavinin büyülü dünyasında bulursunuz.

Dev dalgalarda, alabora olup kaybolmaktan korkan gemiler hep bu limana koşuyorlardı, ama o ruhunda zifirileşen karanlıklarda boğuluyordu.

Mecalsiz mumlar bir bir usulca sönüp gidiyordu.

     Ümit kelebeği yorgundu; kanatları kıpırdamıyordu.

     Durgundu, mahzundu, suskundu. Karanlıktaydı; ıssız ve yalnız, tıpkı mağaradakiler gibi.

Her attığı kulaç onu sahile değil, sanki karanlık dip dalgalara alıp götürüyordu.

Neden haykıramıyordu, neden ağlayamıyordu, neden gökteki yıldızlarla, çöldeki rüzgârla konuşamıyordu?

Neden hep susuyordu?

Görmek sahip olmak değil miydi, mevsimler bütün işvesiyle onun emrinde değil miydi, çiçekler onun için açmıyor muydu, çocuklar onun için gülmüyor muydu, güneş onun için doğmuyor muydu, ay onun için aydınlatmıyor muydu?

Öyleyse neden bir nefret anaforunun içinde çaresizce çırpınıp duruyordu?

Neden susuyordu?

Gönül ufkundaki yıldızlar, aylar, güneşler neden bir bir batıyordu.

O ise: "Ben batıp gidenleri sevmem" diyordu. Hz İbrahim'in arayışı vardı ruhunda, ama neyi aradığını bir bilse.... Meriç gibi coşkun akacaktı idealinin okyanusuna. En erken kalktığı gecelerden daha erken çıkacaktı yola, bir küheylan gibi koşacaktı yollarda, geliyorum diye haykıracaktı.

Ama kime, nereye?

Ümidinin kanatları kırıktı güzel kelebeğin, dört ayağı birden kesikti küheylanın. Ümidinin tepelerine uçamıyor, içindeki Cennete koşamıyordu. İnsanın içinde kaybettiğini dışarda araması ne kadar beyhude bir macera idi.

Kitapları, ailesi, dostları; artık başını suyun üstünde tutmaya yetmiyordu. Göz göre göre boğuluyordu...

    Bir el durmadan diplere, en diplere, denizin en karanlık diplerine doğru çekiyordu.

 
    Güzeldi.

    Başarılıydı.

    Otuz yaşındaydı.

    Maddi sıkıntısı yoktu. İyi bir sosyologdu.

Öyleyse neden hayatı; "Siyah bir dekorda, siyahlar giymiş oyuncuların, siyah eşyalarla oynadığı anlamsız bir trajediye benziyordu?"

Ne zaman geleceği belli olmayan bir titreme hali, ensesinden yakalıyor, bütün bedenini ve ruhunu zangır zangır eliyordu.

Titremekten uzuvları ağrıyor, merkez üssünün neresi olduğunu bilmediği bir sarsılma ile, kainatın orta yerinden çevrilip çevrilip dışına fırlatılıyordu.

Fakat hiçbir yere düşmüyordu. Düşse, kolu kafası kırılsa, ö1se kurtulacak, rahat edecekti. Fırtınalar dinecekti. Ama düşmüyordu. Işık hızını sollayan bir hızla durmadan derin uçurumlara yuvarlanıyordu.

Yine böyle kâbuslarla dolu bir geceydi.

 
     Gece evde ailesi ile birliktedir. İçinde kâbus ateşlerini yakan siyah yaratıkların çığlıkları çıldırtıyordu, ama onu ne annesi, ne de babası duyuyordu.

Annesi "Haydi yatalım artık" dedi. Yalnız kalmaktan ödü kopuyordu.

"Anneciğim sen yat, biz babamla biraz daha oturalım" diyebildi.

Annesi titremelerini bilmiyordu. Bilseydi kaldıramazdı, dayanamazdı.

"Peki yavrum" dedi ve uzun koridorun sonundaki yatak odasına doğru yürüdü.

Babası ile baş başa kaldı. Havadan sudan konuştular. Hissediyordu, kâbuslar geliyordu. Titremeler başladı. Yine Cennetin ortasından alıp Cehenneme savuracaklardı. Cehennem olsa razıydı. Cehennem değil orası, oranın adı yoktu. Adresi yoktu.

"Babacığım bağrına yaslanabilir miyim?" dedi.

Gözleri görmüyordu babasının, "Gel yavrum" dedi ve kollarını açtı.

Koştu kollarına ve yavaşça yaslandı babasının bağrına. Güzel ve siyah saçlarını okşuyordu babası, ama kızının bağrını yumruklayan kâbuslara bir şey yapamıyordu.

Gittikçe ağırlaşıyordu. Tepeden tırnağa başladı titremeye. Kan döküyordu gözlerinden. Biraz sonra yine çevrilip çevrilip kâinatın dışına fırlatılacaktı.

Titredi... Titredi... Titredi...

Babası şaşırıyor, aklı ermiyor, ne yapacağını bilemiyordu.

Hiç böyle bir vaka yaşamamıştı.

Koskocaman bir beyindi, ama buna aklı ermiyordu.

Çaresizdi.

 
       Kucağındaki yavru kuşu titriyor, titriyordu.

       Geçti...

Sonunda yine geçti. Acı fren yemiş, dört tekeri birden yarılmış bir araba gibi durdu.

Babası teskin etti. Saçını okşadı.

Vakit ilerlemiş, gece sırtını sabaha dayamıştı.

"Hadi evladım yatalım artık" dedi.

Babasının gitmesinden, yalnız kalmaktan korkuyordu.

"Gitme baba" diyemedi. Zarifti, inceydi, duyguluydu.

Hem gitmese ne yapacaktı?

Uzun bir koridorun sonundaki odaya doğru babası da yürüdü, gitti.

Tek başına kaldı koca salonda. Burası salon değil, bir mezardı sanki. Dünya büyük bir mezardı.

Müzik dinlesem, kitap okusam diye düşündü. Hayır, hayır...Patlayacak gibiydi...

Gecenin sonunda kararını verdi, intihar edecekti.

Balkona çıktı. İçi dışı zifiri karanlıkların ağındaydı.Yıldızlar, ipi kopmuş tespih taneleri gibi savruluyordu gökyüzünde.

Dipsiz düşüncelerin derinliğindeydi. Boşluğa bakıyordu gözleri. Kopmuştu. Her şeyden kopmuştu. Boşluktaydı. Karanlık boşluklara bakıyordu siyah ve güzel gözleriyle.

Böyle ne kadar zaman geçti, bilmiyordu. Birden bir ses duydu. Yarın mahşer gününde İsrafil'in suru üfürdüğünde mezarından ne kadar hayretle uyanacaksa, ondan daha büyük bir hayretle irkildi.

"Bu ne böyle?" dedi.


Selami Çeşme tarafından bir ses geliyordu.

Otuz yaşındaydı. Çocukluğundan beri dinliyordu bu sesi, ama sanki ilk defa duyuyordu.

O ses, sabah ezanıydı.

Şerha şerha karanlıkları yırta yırta, aydınlıkları devşire devşire geliyordu ses.

Anlamadan, anne karnındaki bir cenin gibi şasırarak dinledi ezanı.

Dalga dalga yayılan o lahuti ses, kendine doğru çekiyordu. Bütün varlıklar susmuş bu sesi dinliyordu. Arka arkaya karanlıkta kanatlanan beyaz güvercinler gibi İstanbul'un minarelerinden göklere doğru uçuşuyordu ezanlar.

Aman Allah'ım! Neden duymamıştı daha önce gönüllere inşirah salan bu sonsuzluk bestesini.

Anladı... O ses, onu secdeye davet ediyordu.

"Bu kadar kapı çaldım, bir onun kapısını çalmadım; her seyi denedim, bir namaz kılmadım" dedi.

İçine yolculuk başlamıştı. İçeri girdi. Yalap şalap bir abdest aldı. Başına ne bulduysa bağladı.

Evde seccade yoktu. Eline geçen temiz bir örtüyü yere serdi.

İlk defa o sabah namazını kıldı. Ellerini kaldırdı; "Ey şiddet anımı sükunete dönüştüren, yalnızlığımı paylaşan, ağladığımda hıçkırığımı duyan, sustuğumda sesim, coştuğumda nefesim olan Rabbim. Geceleri uyutmasan uyuyamam, sabahları uyandırmasan uyanamam, yürütmesen yürüyemem. Biliyorum sen oradasın, ama dilemezsen gelemem. Ey yüceler yücesi, ey hasretin ta kendisi, duy beni. Sesime kulak ver ve beni kendinden başkasına müptela kılma! Beni bu dünya gurbetlerinde perişan etme. Bahtına düştüm Sultanım" diyerek ağladı...Ağladı..

Dışarda, gün doğdu doğacak derken, gönlünün tepeleri çoktan ağarmış, karanlıklara veda eden ışıltılı yamaçlarda ümit kelebeği kanat çırpıyordu.

Tam delirmek üzereydi ki, o sabah namazı, onu uçurumların kenarından değil, taa dibinden çekip almıştı.

Ruhunu yakan yıldırımlar, iman paratoneri ile toprağa verilmiş gibi, kendini tüy kadar hafif hissetti.

Kalbi kırıkların sahibine kalbini açtı. İşte konuşabiliyordu, koşabiliyordu, kanatlanabiliyordu.

Bir sabah namazının taze çiçek açmış dalına tutundu.

Görmeyen görücü, babası; "Ümit! Yavrum sen namaz kılmayı biliyorsun bana da öğret" dedi. Büyük mütefekkire namaz kılmayı öğretti.

O sabahki secde onun miladı oldu.

Yeniden doğdu. İçindeki buz dağları çözüldü, berrak sular Meriç Nehri gibi çağladı.

İçindeki Cenneti keşfetti ve bir sabah ezanının sonsuzluk besteleri eşliğinde içindeki Cennete yolculuk başladı.


  Editör :  Rıdvan GÖK

664 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Puan Yok  
 Kaynak :  yoldakiler

 Kategori ¬ Hikâye

  Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 2
 Bugün : 34
 Dün : 103
 Toplam : 165311
 Ip No : 18.204.2.190
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

Bilgilere Geçici Olarak Ulaşılamıyor.

 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.