Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Hikâye - O AKŞAMDAN SONRA / Yıldız SAVAŞ - Yeni Kalemler
   
 O AKŞAMDAN SONRA / Yıldız SAVAŞ

 Yazı Boyutu

 Tarih : 01.04.2009 - 22:04:36


Göz kapaklarını araladı. Gözlerinin önünde bir sis bulutu vardı sanki. Etrafındaki her şeyi bir siluet olarak görüyor, tam seçemiyordu nesneleri. Bir kez daha gözlerini yumdu sıkıca ve tekrar açtı. Küme küme kaybolmaya başladı gözünün önünde ...

 

 
O AKŞAMDAN SONRA / Yıldız SAVAŞ* 
 

Göz kapaklarını araladı. Gözlerinin önünde bir sis bulutu vardı sanki. Etrafındaki her şeyi bir siluet olarak görüyor, tam seçemiyordu nesneleri. Bir kez daha gözlerini yumdu sıkıca ve tekrar açtı. Küme küme kaybolmaya başladı gözünün önünde beliren bulutlar. Daha önce hiç bulunmadığı bir yerdeydi. Aşina olmadığı bir tavana bakıyordu gözleri. Loş bir ışık aydınlatıyordu odayı. Yer yer boyası dökülmüş, rutubet kokan duvarların rengi sarıydı. Yüksek bir yatakta boydan boya yatıyorken bulmuştu kendini. Ortam sessizdi. Öyle ki, yelkovanın hareketlerini bile gayet net duyabiliyordu. Bir de adını tam olarak koyamadığı, musluktan damlayan su sesini andıran sesler duyuyordu. Belli aralıklarla hep aynı ses: tık, tık, tık… Sesin geldiği yöne doğru gözlerini hafifçe kaydırdı ve kanına yavaş yavaş damlayan serum şişesini gördü. O an hastanede olduğunu anladı. Ama buraya niçin ve nasıl geldiğini hatırlamıyordu. Gözlerini sağ tarafa kaydırdı. Kızı, Berna, sandalyede iki büklüm olmuş uyuyordu. Ona seslenmek ve neler olduğunu öğrenmek istedi. Derin bir nefes aldıktan sonra ‘Bernaaa!’ diye seslendi kızına. Hiçbir tepki göstermemişti Berna. Tekrar tekrar seslendi ya da seslendiğini sandı. Sonunda yorgun gözleri narkoza tekrar yenik düştü ve bir kez daha derin bir uykuya daldı.

•••                                       

Sabahın ilk saatleriyle birlikte gece lacivert örtüsünü gökyüzünden çekmeye başlamıştı, güneş yeni bir günün muştusunu veriyordu. Bu yeni sabahı karşılayan ilk canlılar kuşlardı. Rüzgârın yapraklara çarparak fısıldadığı melodi karşısında adeta mest oluyor ve dans edermişçesine kanat çırpıyorlardı mavi gökyüzünde. Berna’nın pencereyi açmasıyla odaya da girdi rüzgârın güzel melodisi. İki büklüm yatmaktan tutulan kollarını gererek derin bir nefes aldı taze havadan. Kapının çalınmasıyla toparlandı ve çevirdi yüzünü pencereden. Saat sekizdi. Bir hemşire ile bir doktor, hastanın genel durumuna bakmak için gelmişlerdi. O an Nimet, tekrar açtı tavana dikili gözlerini. Bu kez yadırgamadı bulunduğu yeri. Kızını uyanık bulunca mutluluktan tebessüm etti ve neler olduğunu öğrenme isteğiyle konuşmaya çalıştı. Ağzını açtı, ama ilk seferde dökülmedi kelimeler. Gücünü toparladı ve tekrar konuşmaya çalıştı. Ama ağzından zihninden geçirdiği kelimeler değil, anlamsız birkaç hece çıkmıştı sadece. Kulaklarına inanamıyordu. ‘Olamaz’ diye geçirdi içinden. Tekrar son bir umutla açtı ağzını. Ama sonuç yine aynıydı. Dili küçük bir bebeğinki gibiydi: Anlamsız, kısa kısa heceler… Düşünüyordu, kafasında tasarlıyordu ama dile getiremiyordu bir türlü. Kabullenmek istemiyordu bu durumu. Şaşkın gözlerle kızına baktı. Gök mavisi gözlerinden yağan yağmurları görünce dayanamadı. Elini tutup onu teselli etmek, tüm bunların geçici olduğuna inandırmak istedi, ama başaramadı. Elinde hatta tüm vücudunda sanki tonlarca ağırlık varmış gibi hissediyordu. Değil elini kaldırmak, parmağını bile kımıldatacak gücü yoktu. “Konuşamayacak olmak” gerçeğiyle daha tam yüzleşememişken “hareket de edemeyecek” olduğunu düşünmek, iliklerine kadar ürpertiyordu. ‘Bu bir kâbus olmalı.’ diye geçirdi içinden. Bu korkunç rüyadan uyanmak için yalvarıyordu. İşte tam bu sırada, onu gerçeklerle karşı karşıya getiren doktorun sesi yankılandı kulaklarında: “ Nimet hanım sakin olun. Dün geçirdiğiniz sinir krizi sonucunda buraya getirildiniz. Bu ağır travma sonucunda beyin hücrelerinizin bir kısmı ve hareketi sağlayan sinirleriniz işlev göremez hale geldi. Konuşulanları duyup anlayabiliyorsunuz fakat tepki veremiyorsunuz.” Devam ediyordu doktor konuşmasına. Ama Nimet hanım öğrenmesi gerekenleri duymuştu. Gerisi vesaireydi; onu rahatlatmak moral vermek için söylenecek sözlerdi. Kafasını toparlayamıyordu. Neye üzüleceğini, ne hissedeceğini şaşırmıştı. O an gözyaşlarına hâkim olamadı. Göz pınarlarından şakaklarına kayan yaşlar yastığını ıslatıyordu. İşte bu gözyaşları, kelimelerin yetersiz kaldığı bu durumda, her şeyi anlatıyordu.

•••                                                  

Hastanede ağır egzersizlerle ve ilaç tedavileriyle geçen bir ay sonunda, nihayet evindeydi Nimet hanım. Ama buruk bir sevinçti onunkisi. Kimi zaman pazardan poşetlerle, kimi zaman komşuda ettikleri sohbetin hazzını duyarak, anahtarıyla açıp girdiği bu kapıdan artık kocasının ittiği tekerlekli sandalyeyle giriyordu. Hayat ne kadar da acımasız sürprizler hazırlamıştı ona.

 

Oturma odasında televizyonun tam karşısında duran kanepe açılmış; üzerine temiz çarşaflar serilmiş olarak, kendisine mahkûm olacak hastayı bekliyordu. Usulca yatırdı Akif bey eşi Nimet hanımı yatağına. Sol tarafına bir yastık daha koyduktan sonra karşı kanepeye oturdu, çocuklarının tam arasına. Güçlü elleriyle çocukları kanatlarının altına aldı ‘metanetli olun’ dercesine. Bu kare kaçmadı Nimet hanımın gözünden. Çocukları karşısındaki acizliği, bundan sonra annelik görevini yerine getiremeyecek oluşu kahrediyordu onu. Bütün bunları düşünürken, zihnine aniden giren ve onu delice kemiren bir düşünce takıldı aklına: Peki ya eş olarak görevi ne olacaktı? Kim üstlenecekti tüm bunları? Şu an için Berna’nın omuzlarındaydı bu yük. Ama o da yetişkin bir genç kızdı ve gün gelecek kanatlanıp uçacaktı baba ocağından. O zaman ne olacaktı? Acaba Akif bey de bu ihtimali düşünüp, kendince haklı sebepler bularak, bu meseleyi önceden çözmek ister miydi? Yıllarca aynı yastığa baş koyduğu kocası bu eve yabancı bir kadını alır mıydı? Beynini adeta bir tahtakurusu gibi yiyip bitiren bu şüphenin etkisiyle birden kocasına dikti ağlamaklı gözlerini. ‘Akif…’ diye geçirdi içinden.  ‘Uğruna ailemi bile karşıma aldığım adam… Güne onunla başladığım, birlikte tam çeyrek asır geçirdiğim kocam, çocuklarımın babası… Yapar mısın böyle bir şey?’

•••                                                       

Hastaneden gelişiyle birlikte konu-komşu, akraba, eş dost ziyaretleri de hızla başlamıştı. Gelen giden eksik olmuyordu: Yakınanlar, kadere isyan edenler, 'bu çocukların hali ne olacak' diyenler, 'bu iyi gelir' diye kendi reçetelerini yazanlar, vahlayanlar, tühleyenler, acıyanlar… Yorulmuştu artık kendisine acıyarak bakan gözlerden, avutmak için yalan söyleyen dillerden, teselli vermek, şefkat göstermek için ona uzanan ellerden. Hepsinden herkesten bıkmıştı. Özellikle de cevabını kendinin de bilmediği, kimsenin sormaktan hiç usanmadığı o soruyu duymaktan: " Ne oldu da kendini bu kadar üzdün, bu hale geldin?" Evet, neydi gerçekten onu bu hale getiren?.. Hastanede uyandığı o geceye dair olanlar silinmişti sanki hafızasından. Kesit kesit görüntüler beliriyordu zihninde. Ama bir türlü birleştiremiyordu bu parçaları. Meselâ kocasıyla konuştuğunu hatırlıyordu o gece... Ama hoş bir konuşma değildi galiba bu. Belki de bu yüzdendi Akif beyin ilk zamanlarda ona karşı soğuk davranması, ne yapacağını bilememesi, ya da bu konu açıldığında kısa kısa cevaplarla geçiştirip konuyu değiştirmeye çalışması, bir bahaneyle odayı terk etmesi. ‘ Ne dedim de eşimi bu kadar kırdım, kendimden uzaklaştırdım?’ diye düşünüyordu Nimet hanım. Kendini zorluyor, var gücüyle o geceyi hatırlayıp olanı biteni öğrenmek istiyordu. Ama nafileydi çabaları.

 

Tek başına bu işin altından kalkamayacağını anlayan Nimet hanım, bu sorunun cevabını bulacağı en uygun zamanın gelmesini beklemeye başladı.

 

Evde sadece ikisinin olduğu bir gündü. Her şeyi öğrenmenin vakti gelmişti belki de. Fakat Akif bey, sanki bu durumu önceden sezmiş gibi sürekli kaçırıyordu gözlerini gözlerinden. Hatta kendi kendine işler bulup, odada kalmamak için özel bir çaba harcıyordu sanki. Tüm bu kaçışlar, Nimet hanımın merakını iyice kamçılıyordu. Nihayet, elindeki tepsiyle, saatlerdir durduğu mutfaktan geldi Akif bey. Yemek yapmıştı anlaşılan. Önce tepsiyi kanepenin yanında duran sehpaya koydu ve yatmakta olan Nimet hanımın doğrulmasına yardım etti. Sırtına yastık koyduktan sonra yanına oturdu eşinin. ‘İşte beklediğim an geldi.’ diyordu Nimet hanım içinden. Tam Akif bey kaşığı çorbaya daldırıp Nimet hanıma içirmeye çalışırken, ağzını açmadığını fark etti eşinin. Beklemediği bu tepki karşısında gözlerini eşinin gözlerinde buldu Akif bey. Öylece kalakaldı bir süre. Ortası çimen yeşiline çalan, kenarları kahverengiyle boyanmış ela gözleri ağlamaklıydı. Konuşamasa da Nimet Hanım, aklından geçen her cümleyi, her soruyu bu bakışlarda görmek mümkündü. Ama bu yükün ağırlığı altında ezilmek istemeyen Akif bey çekti nazarlarını Nimet hanımın üzerinden. Elindeki kaşığı çorba kâsesine koyup yere dikti gözlerini. Kulakları tırmalayan bir sessizlik yaşandı bir süre. Cesaretini toplayan Akif bey, derin bir nefes aldıktan sonra  ‘Nimet…’ diye başladı söze. Heyecanlanmıştı Nimet hanım. Hayli zaman olmuştu eşi ona ismiyle seslenmeyeli. Sesine bakılırsa, devamında gelecek cümleler pek hoşnut etmeyecekti Nimet hanımı. Aşikârdı. Ama belli ki sebebini henüz bilemediği, ama birazdan öğreneceğini umduğu bir problem vardı aralarında. Bunu duymak, onu hoşnut etmeyecek olsa da öğrenmek istiyordu. Çünkü öteki türlü, bilinmeyenlerin denizinde, ihtimaller üzerinde debelenip duruyordu. Bu karanlıktan gün yüzüne çıkabileceği umuduyla Akif beyin ağzından çıkacak kelimelere bakıyordu Nimet hanım. "...Seninle çok güzel günlerimiz geçti. Benim için çok fedakârlık yaptın. Başta aileni karşına aldın. Sonra dünyalar tatlısı iki çocuk verdin. Yaptıklarının hiçbirini inkâr edemem. Lafı çok uzatmayacağım merak etme. Durumumuzu biliyorsun. Sen de böyle olsun istemezdin elbet. Ama ben tek başıma üstesinden gelemiyorum evin, çocukların. Hem çocuklarımızın da bir düzene ihtiyacı var. Bu yüzden ben… ben... evlenmeye karar verdim. Seni hâlâ çok seviyorum. Ama dedim ya, olmuyor. Bu eve bir kadın elinin değmesi lazım. Hem sana da bakacak Ayten..." 'Ayten'... Bir iğne sivriliğiyle onlarca, belki yüzlerce kez yankılandı bu isim beyninde: "Ayten…" Cevabını merak ettiği o soruyu çoktan unutmuştu. Zaten önemli de değildi artık. Göz kapaklarının ardında sakladığı gözyaşları artık ortaya çıkmıştı. Birer birer dökülmeye başladı göz pınarlarından. Ve her birinde aynı isim yazılıydı: Ayten…

 

Akif bey, niyetini karısına söyledikten kısa bir süre sonra, çocuklarına da açtı konuyu. Çocukların ikisi de karşı çıktılar bu evliliğe. İstemediler. Vazgeçirmeye çalışsalar da babalarını, başarılı olamadılar. Ve bir nisan günü evlendi Akif bey Ayten'le. Bu sırada Nimet hanım da, yıllar önce kapıyı vurup çıktığı, baba ocağına geri dönmüştü. Ailesinin şefkat dolu bakışları altında iyice eziliyordu. Küçük bir kız çocuğu gibi annesinin boynuna sarılıp ağlamak istiyordu hıçkıra hıçkıra. Yıllar önce sevdiği adam uğruna çekip gittiği bu ev, şimdi, uğruna ailesini karşısına aldığı adamdan kaçarken sığındığı liman olmuştu. Gerçi ilk günkü gibi değildi düşünceleri Akif beyin evliliği hakkında. Haklı görmeye çalışıyordu onu bu kararında. "Hiçbir işe yaramadığım gibi yük oluyorum kendi çocuklarıma, kocama. Hem evlenirse çocuklarımın yemeği pişer, çamaşırları yıkanır. Zorluk çekmez onlar da. Rahat rahat okullarına giderler. Akif ister miydi hiç böyle olmasını? O da elbet şartlar böyle gerektirdiği için bu kararı vermiştir." Diyerek kendini teselli etmeye, acısını hafifletmeye çalışıyordu. Evet, bir zamanlar kendisinin girdiği mutfakta bir başkası yemek yapacaktı. Onun dolabını bir başkası kullanacaktı. Zil çaldığında kapıyı açan kendisi olmayacaktı. Uyandığında Akif beyi ilk o kadın görecekti. ‘Olsun…’ diye geçirdi içinden. ‘ ...Yeter ki çocuklarıma iyi baksın. Varsın olsun.’ Acı tatlı nice anlarına şahitlik eden, çocukluğunun geçtiği bu evde, düşünceli olduğu zamanlarda oturduğu bu divanda, uzanmış bunları düşünüyordu. Kendi kendine içini döküp, yine kendi kendine teselli veriyordu. Zilin çalmasıyla birden irkildi. Nihayet onu almaya gelmişlerdi.

 

Üç haftadan sonra, artık evim diyemediği bir eve, çocuklarının yanına dönüyordu; hem bir yabancı, hem anneymiş gibi. Sadece eşi gelmişti almaya. Babasının ve Akif beyin yardımıyla dışarı cıktı; kapının önünde bekleyen arabaya bindi. Ama bu sefer ön koltuğa değil, arka koltuğa… Ailesiyle vedalaştıktan sonra evin yolunu tuttular. Tarif edemediği duygular içindeydi Nimet hanım. Aklında yanıp sönen bir sürü soru işareti vardı:  Kimdi bu Ayten? Nasıl biriydi? Ne zaman tanışmışlardı Akif beyle? Gerçekten Nimet hanımla ilgilenmeyi kabul etmiş miydi? Öyleyse neden yapmıştı bu iyiliği? Çok mu yüce gönüllüydü, yoksa onu da bu hayata savuran ve bu evliliği kabul etmeye zorlayan sebepler mi vardı kendi hayatında? Ne hissettiğini bilmiyordu. Öyle çok soru vardı ki aklında… Yapacağı bir şey vardı: İlk etapta tüm sorularını, ön yargılarını bir kenara bırakıp, o kadını olduğu gibi tanımaya çalışmak... Kadınca bir kıskançlık içine girmemeliydi. En azından çocukları için yapmalıydı bunu. Arabanın freniyle döndü Nimet hanım düşünceler âleminden gerçek hayata, Ayten’le karşılaşacağı o ana… Akif bey çevik bir hareketle indi arabadan. Önce bagajdaki tekerlekli sandalyeyi çıkardı. Sonra Nimet hanımın kapısını açtı. Gözlerini kaçırarak usulca kucağına aldı Nimet hanımın gün geçtikçe eriyen bedenini. Bu dokunuş, elinin sıcaklığı çok tanıdık geldi Nimet hanıma. Alışkın olmadığı elinin titrekliğiydi. Başını Akif beyin göğsüne yasladığında kalp atışlarını da hissetti. Gök gürültüsünden korkan küçük bir çocuk gibi hızlı hızlı atıyordu kalbi. Öyle ki, bir an yerinden çıkacağını sandı. Belli ki o da tedirgindi, endişeleniyordu. ‘ Korkma beklediğin gibi olmayacak.’ diye geçirdi içinden Nimet hanım. Ve kapıya doğru ilerlerken yalandan bir gülümseme kondurdu yüzüne. Zile bastı Akif bey. Birazdan kapı açılacak ve karşısında yavrularını görecek, kokularını içine çekecekti; ta ki doyana kadar… Nihayet kapı açıldı.  Karşılarında siyah ekose etekli, mavi bluzlu, kısa siyah saçlı bir kadın duruyordu. ‘Ayten olmalı.’ diye düşündü. Göz ucuyla aşağıdan yukarı doğru süzmeye başladı Nimet hanım Ayten’i belli etmemeye çalışarak. Balıketli, alımlı bir kadındı. Tombul parmakları, ojeli tırnakları vardı. Dudağının ucunu ısırıyordu. Dolgun yanaklarını arka plana iten geniş bir burnu vardı. Ve kömür karası gözleri… "Bu gözler…" dedi kendi kendine. Bu gözler… Bir yerden anımsıyordu bu gözleri. Sanki zihni, gözlerinin fotoğrafını kaydettiği, hafızasının en uzak, en ücra köşelerini tarıyordu. Sadece bu da değildi, hafızası ona bir oyun oynuyor gibiydi. Bir türlü birleştiremediği parça parça görüntüler geçiyordu zihninden. Bir an aklını kaçırdığını düşündü. İşte tam o sırada zihni bedenine isyan etmiş, kendi başına, geçmişte yapılan bir yolculuğa kayıp gitmişti. Tam on bir ay öncesine…

 

Yaz mevsimiydi. Çocuklar ve Nimet hanım, tatili geçirmek için köye, annesinin yanına gitmişlerdi. Akif bey, işi yüzünden onlara katılamamıştı. Ama sık sık telefonda konuşuyorlardı. Akif bey "eşini ve çocuklarını çok özlediğinden, tek başına sıkıldığından" dem vuruyordu. Bu sözlerin üzerine Nimet hanım, ‘eve dönmeyi’ teklif ettiyse de "Olur mu canım. Bakma sen bana. Tatilin keyfini çıkarın siz." diyerek kapatmıştı bu konuyu. Akif bey kendi kendini pek idare edemezdi. Nimet hanım çekidüzen vermişti ona evlilikleri boyunca. Bu yüzden Nimet hanımın aklı hep kocasında kalıyordu. Bir hafta ailesiyle kaldıktan sonra, çocukları köyde bırakıp evine dönmeye karar verdi. Eşine sürpriz yapacaktı. Akif beye haber vermeden ayrıldı köyden.

 

Eve vardığında akşam olmak üzereydi. Çantasından anahtarı çıkarıp, sessizce kapıyı açtı. Yukarıdan sesler geliyordu. Anlaşılan evdeydi. Ayakkabılarını çıkardıktan sonra, parmak uçlarına basarak, çıkmaya başladı merdivenleri teker teker. Odaya yaklaştıkça sesler netleşiyordu. ‘Yine film izliyor galiba.’ diye geçirdi içinden tebessümle. Son basamaklara doğru heyecanı katmerleşiyordu. ‘Kim bilir ne kadar şaşıracak beni gördüğüne.’ diye geçiriyordu içinden. Son basamağı da atladıktan sonra yürüdü salona doğru. İçeri girdi olanca sevecenliği ve çocuksu heyecanıyla. "Ben geldiiim!..." diyecekken tam, ağzı açık kaldı. Kelimeler boğazına düğümlenmişti sanki. Canının hiç bu kadar yandığı da olmamıştı daha önce. Gözyaşları damla damla değil, oluk oluk akıyordu pınarlarından. Takati kalmamıştı artık. Elinde tuttuğu çanta kayıp gitti avuçlarının arasından. Çantanın çıkardığı gürültüyle fark edildi odada Nimet hanımın olduğu. Akif beyin omzuna yaslanan kadın, birden toparlandı. "Nimet!..." diyebildi sadece Akif bey. Donakalmıştı Nimet hanım olduğu yerde. Tek kelime etmedi. "Nimet sen… sen ne zaman geldin?" dedi Akif bey, sanki ortada yanlış bir durum yokmuş gibi. O an kan beynine sıçradı Nimet hanımın. Öfke dolu gözlerini Akif beyin gözlerine dikti. "Suuus!..." dedi, haykırarak. "Ama Ni…" derken Akif bey, onun cümlesini tamamlamasına izin vermeden: " ...Tek kelime bile etme!" dedi Nimet hanım. Eliyle Akif beyi kenara iterek, kanepede oturup, korku dolu gözlerle olan biteni izleyen kadının yanına doğru gitti. Tüm gücünü toplayıp karşısına dikildi. Kömür karası gözlerine baktı nefretle. Çok şey söylemek geçti içinden, ama ağzından çıkan tek kelime "Defool!..." oldu. Neye uğradığını şaşıran kadın, çantasını alıp apar topar ayrıldı evden. Giderken Nimet hanımın tüm gücünü de beraberinde götürmüştü sanki. Elleri titremeye başladı önce. Çekirge sürüsü gibi tüm bedenini sarmaya başladı bu uyuşukluk. En çok da ağzını. Dişleri birbirine öyle şiddetli vuruyordu ki, kulağında yankılanıyordu bu ses. Göz bebekleri yukarı doğru kaymaya başladı. Ela renginden eser kalmamıştı nerdeyse. Bembeyaz bir çeper sarmıştı gözlerini. Beyninden ayaklarına doğru yavaş yavaş bir şeylerin aktığını hissetti. Adeta vücudunun öz suyuydu akıp giden. Ne zamanki bu su ayaklarını da terk etti, işte o an ayakları da reddetti bedenini taşımayı. Olduğu yere öylece yığılıverdi…

•••

Akşam olmak üzereydi…

 
----------
*Hacettepe Ün. İng. Öğret. Bl. Öğr.

  Editör :  Rıdvan GÖK

395 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 10 Puan Verildi
 Kaynak :  Yeni Kalemler

 Kategori ¬ Hikâye

  Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 5
 Bugün : 55
 Dün : 126
 Toplam : 110654
 Ip No : 100.26.182.28
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 5.6889 5.6991
  Euro 5.2577 5.2925
 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.