Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Hikâye - KEŞKE / Rıdvan GÖK - Yeni Kalemler
   
 KEŞKE / Rıdvan GÖK

 Yazı Boyutu

 Tarih : 01.04.2009 - 19:57:52


Rüzgâr, derinden derine uğultular çıkarmakta, hissedilir bir serinlik ortalığa hâkim olmaktadır. Henüz güz ortalarına bile gelinmediği halde, kışın ayak sesleri yakından duyulur olmuştur.

 

-Terörle solan bütün hayatlar için... -

KEŞKE / Rıdvan GÖK

Rüzgâr, derinden derine uğultular çıkarmakta, hissedilir bir serinlik ortalığa hâkim olmaktadır. Henüz güz ortalarına bile gelinmediği halde, kışın ayak sesleri yakından duyulur olmuştur. Burası, Erzurum ile Ağrı arasında bulunan dağlardan herhangi birinin zirveye yakın yamaçlarıdır. İkindiden akşama doğru kayan saatler, buralarda, içten içe ürpertilerin biriktiği esrarlı saatlerdir. Böyle bir mevsimde, böyle bir yerde dolaşıp durmak, pek de akıl kârı bir iş olmasa gerektir.

Kayaların çevreleyerek oluşturduğu siperli köşede, yalnız başına oturan bir insan silueti fark edilebiliyor. Biraz daha yaklaşıldığında onun, şalvarlı, poşulu bir genç kız olduğunu, şaşırarak, görüyorsunuz. Kaleşnikof marka tüfeği yanı başında.... Ama o, bütün dikkatini silâhına değil, kucağındaki deftere yöneltmiştir. Sanki bir şeyler yazıyor gibidir. Rüzgârın sesi, yankılanarak uğuldamaktadır...

Dağ başlarında dolaşan bir genç kız... Yanında silâh, kucağında defter ve elinde bir kalem... Yanlış görmüyorsak, gözleri de ıslak... Gelin de çıkın işin içinden... Ne kadar çarpıcı bir görüntü değil mi? Merakımızı gidermek için neler yazdığını okumaktan başka bir çare bulamayacağız galiba. Okuyalım o halde:

“...Sevgili anneciğim, biliyorum artık çok geç... Seni sonsuza kadar bir daha göremeyeceğimi de biliyorum. Yine de şu satırları yazmadan edemiyorum. Yazayım ki, bizden sonrakiler sahte sözlere kanıp yanmasınlar. Neler çektiğimi, akrebin kıskacında nasıl inim inim inlediğimi bilsinler de ona göre akıllarını başlarına alsınlar. Ah anne! Saflığımın, aptallığımın kurbanı oldum ben. Sözde, okuyup öğretmen olacaktım ve bir mum gibi ülkemin çocuklarını aydınlatacaktım. Binlerce öğrencinin, o kadar arzulayıp da giremediği Edebiyat Fakültesinde okuyordum. Sen ise bekliyordun anne, ne dileklerle uğurladığın kızının, okuyup adam olduktan sonra dönmesini. Fakat anneciğim, dedim ya, çok saftım ve dünyanın kaç bucak olduğunu henüz bilmiyordum. Tozpembe dünyam, Ayten’le karşılaştıktan sonra karardı anne... Onunla karşılaştığım güne lânet olsun!... Sözde en iyi arkadaşımdı, yurtta hep beraberdik. Ayten, zehirli iğnesini batırdıkça, dayandığım temeller bir bir yıkılıyor, dünyam allak bullak oluyordu. Ve sonunda olanlar oldu anneciğim... Olaylar o kadar hızlı gelişti ki... Kendimi bir anda bu kanlı örgütün elinde buldum. Bir de kod adı verdiler bana: Hevin... Saliha gitti, Hevin geldi... Elimde keleş, kendi halkıma ve kardeşlerime karşı savaşmaya başladım. Hiç düşünmeden köyler basıp, yollar kestik. Bir yol baskınında elimize düşen Ömer Öğretmen beni kendime getirdi. Onunla aynı bölümde bir süre beraber okumuşuz meğer... Ömer, acı gerçeği bir şamar gibi yüzüme çarparak beni uyandırdı. Ne yazık ki, çok geç idi artık anneciğim.... Bizler, o güzel insanı da öldürüp yok ettik. Artık yaşayan bir ölüyüm ben anne!...”

Vah zavallı Saliha, demek sen de ha? Bu dağ başlarında senin ne aradığını şimdi çok iyi anlıyoruz... Ağlıyorsun da... Rahmet damlaları gibi berrak dökülüyor gözyaşların... O halde niye hâlâ buradasın Saliha, niye?

“...Yazdan sonra güz de bitiyor anneciğim. İnsanlıktan çıkmış bir halde mağara mağara, sığınak sığınak dolaşıyoruz. Şimdi, bütün gerçekleri çok iyi biliyorum anne... Sanki biz neyin mücadelesini veriyoruz ki? Bizim başımız gerçekte kim? Kime, neye çalışıyoruz? Hadi köyler bastık, bütün herkesi öldürdük diyelim; o köyler bizim mi oluyor? Hayır... Peki, biz bir köyü bile alamıyorsak, koskoca bir toprak parçasını nasıl alacağız? O zaman ne diye çırpınıyoruz? Aslında bunları hepimiz çok iyi biliyoruz, ama açıkça söyleyemiyoruz. Herkes birbirinden korkuyor. Dönüşümüz çok zor anneciğim. Ah bir dönebilsem... Gözyaşlarım ve günlüğüm tek tesellim oldu. Ne yazık ki, her zaman, böyle rahatça, ağlama imkânı da bulamıyorum. Gözyaşlarım çoğu kere içime akıyor anneciğim... Seni, babamı, kardeşlerimi ve köyümü ne çok özlüyorum bilsen...”

Rüzgâr uğuldar, uğuldar... Adeta boşa giden hayatların feryadı gibi... Derin uğultular içinde, ayak sesleri işitilmeyen birisi beliriverdi ansızın Saliha’nın arkasında. Saliha ise dalgın, kendi âleminde...

—Merhaba Hevin, ne yapıyorsun öyle tek başına, herkesten uzaklara çekilmiş?

Saliha birden irkildi, kendini toplamaya çalışarak cevap verdi:

—Hıı... se.. sen miydin Lokman, ne yapacağım, dinleniyorum işte!

Lokman, anlamlı anlamlı baktı:

—Bu şekilde mi? Öyle olsun... Berivan’la pek bir araya gelmiyorsunuz artık, aranıza kara kedi mi girdi yoksa?

—Şey... Yok, anlaşamazlık değil de, o öyle istediği için. Biliyorsun, o benden daha kıdemli örgüt içinde; ilişkileri istediği gibi belirleyebilir.

—Pek inandırıcı gelmiyor bana bu sözlerin ya, neyse...

Saliha, konuşmanın sıkıcı bir yöne doğru kaymasından rahatsızlık duyarak konuyu değiştirdi:

—Bırak şimdi bunları da anlat bakalım, neler olup bitiyor, yeni gelişmeler var mı?

Lokman, gözlerinde endişe bulutları, cebinden sigara paketini çıkardı. Bir tane de Saliha’ya uzattı:

—Al şu sigarayı Hevin, hem içelim, hem konuşalım.

Sigaralar yakılır. Bir süre, sadece sigaralardan çekilen derin nefesler duyulur. Saliha, hiçbir şey bilmiyormuşçasına, sorgu dolu bakışlarla Lokman’ı süzmektedir.

—Haberler kötü be Hevin!

Saliha, öylesine ısrar eder:

—Nasıl kötü?

—Askerler geniş kapsamlı bir operasyona başlamışlar. Kış bastırıncaya kadar, yeni yerlerimize geçemeden bizleri temizlemek düşüncesindelermiş!...

—İyi de bunu yeni yapmıyorlar ki...

—Evet, yeni yapmıyorlar, ama bu sefer bizim açımızdan durum biraz farklı.

Saliha’da yapmacık bir merak:

—Ne gibi?

—Bir kere kış geliyor Hevin... Saklanmak eskisi kadar kolay olmayacak. Havalar sıcakken, her kaya kovuğunda gizlenebiliyorduk; fakat bundan sonra, belli sığınaklar arasında hareket etmeye mecburuz. Bu da işimizi zorlaştırıyor. Sonra, yiyecek-içecek için de zaman zaman yerleşim birimlerine inmemiz gerekiyor. Nereden bakarsan bak, bizi çok zor günler bekliyor...

—Çok haklısın... Peki, çare olarak ne düşünülüyor?

—Küçük gruplara bölünme emri aldık, altışar kişilik gruplar halinde dolaşacağız. Böylece, daha kolay ve seri intikal edebileceğiz.

—Ne tarafa doğru hareket etmemiz isteniyor?

—Sınırdan İran’a geçecekmişiz...

—Uzak ve tehlikeli bir güzergâh bu!

—Grup komutanımız bu şekilde emir aldığını söylüyor. –Derin bir nefes alıp vererek devam etti- Bundan sonra sadece kaçacağız Hevin! Kendimizi koruyup da ’98 yazına çıkabilirsek eğer, yeni bir yapılanma sürecine girecekmişiz.

—Yani, uzun-ince bir yola girdik desene Lokman... Peki, yeni grubumuz kimlerden oluşuyor?

—Sen, ben, Berivan, Celal, Cuma ve Zenger. Yeni grup komutanımız da Zenger oldu.

Saliha belli belirsiz bir sesle ‘dönüşü olmayan bir yol’ diye söylendi.

—Anlayamadım Hevin, ne dedin?

Saliha sesini yükseltti:

—Dönüşü olmayan bir yol, dedim Lokman. Sence ’98 yazına ulaşabilir miyiz?

—Bilemiyorum Hevin, hiçbir şey diyemem. İşler gitgide sarpa sarıyor; örgüt, her gün biraz daha moral çöküntüsüne uğruyor.

Saliha, öylesine sürdürdüğü bu konuşmadan sıkılmıştı. Lokmanı farklı bir mecraya çekti:

—Lokman, sen hepimizin en küçüğüsün. Samimisin, açık sözlüsün... Seninle biraz özel konuşmak istiyorum, ha, ne dersin?

Lokman, bu ani yön değiştirmeye bir anlam veremese de kendisini akışa bırakır:

—Tabiî Hevin, benimle istediğin gibi konuşabilirsin.

—Aileni hiç özlemiyor musun? Köyünü, sevdiklerini?

Lokman, konuşmanın bu noktaya gelmesiyle bir an hareketsiz kalır. Yaman vurulmuştur...

—Ooof of... Öyle bir yerime dokundun ki Hevin...

—İstersen anlatmayabilirsin Lokman.

—Artık duramam Hevin, anlatacağım. Birer sigara daha içelim mi?

—Olur, içelim...

Çakmak çakılır, sigaralar yakılır.

—Özlemez miyim be, nasıl özlemem? Gözümde tütüyor hepsi de... –Burada durdu, kısa bir tereddütten sonra- Sana gerçek isminle seslenebilir miyim Hevin? Öyle daha rahat hissedeceğim kendimi de...

—Elbette Lokman, içinden geldiği gibi konuş!

—Sağol. Özlüyorum Saliha... Anamı, babamı, kardeşlerimi, köyümü...-Derin derin birkaç nefes aldı- Ah Aysun’u bir başka türlü özlüyorum... Yüreğim yanıyor, yüreğim!...

—Aysun mu, o da kim?

—Aysun benim sevdiğim kızdı Saliha... Onunla sözleşmiştik, evlenecektik. Birbirimizi deliler gibi seviyorduk.

—Eeee, niçin ayrıldınız öyleyse?

Lokman, sigarasından birkaç nefes daha çektikten sonra devam etti:

—Liseyi bitirmiştim, aylak aylak geziyordum, boşluk içindeydim. İşte tam bu sıralarda, Turan bana yaklaşmaya başladı. Turan, yani Zenger... Ondan sonrasını anlatmaya gerek var mı?

—Haklısın, gerek yok, gayet iyi anlıyorum.

—Aysun’un bende bir resmi var, sana göstereyim. –Koynundaki katlanmış naylonun içinden alelacele fotoğrafı çıkarıp gösterdi.- Bak bakalım, beğenecek misin?

—Dur bakayım... hımmm... Çok güzel bir kızmış gerçekten Lokman, kıskandım doğrusu.

—Aaah ah... Onu ne kadar çok sevdiğimi kaçtıktan sonra daha iyi anladım. Hasreti bir alev gibi dalga dalga yakıyor yüreğimi...

—Hep öyle olur zaten, bir şeyin değerini, çoğu kere, onu elden kaçırdıktan sonra anlarız.

—Bir gün ona dönüp, onunla evlenmeyi ve bir daha hiç mi hiç ayrılmamayı o kadar çok istiyorum ki Saliha, bilemezsin...

—İnşallah... –birden irkilir- Affedersin, bu kelimeyi kullanmayacaktık. Bizler için, her ne surette olursa olsun, ‘Allah’ kelimesini ağza almak yasaktı. Kusura bakma, ağız alışkanlığı, boş bulundum işte...

—Bırak kendini zorlamayı Saliha, içinden geldiği gibi konuş! Benim öyle konuşmamı istiyordun ya, sen niye çekiniyorsun ki?

Saliha rahatlamıştı.

—Peki Lokman... Geri dönebileceğimize sahiden inanabiliyor musun? –Alaycı bir ses tonuyla ilave etti- Bak hâlâ devletimizi bile kuramadık, nasıl döneceksin ki?

Lokman acı bir kahkaha attı:

—Devlet mi, doğru ya, biz bir devlet kuracaktık değil mi, nasıl da unutmuşum... –Sesi titrektir- Dönüşümüz yok değil mi Saliha? Bütün özlemlerimizi, hayallerimizi söküp atmalıyız değil mi? Artık onlar bizde çok iğreti duruyorlar değil mi?

—Ah Lokman, ne yazık ki öyle... İrademizle o son kararı verene kadar hayallerimiz ve özlemlerimiz doğrultusunda hareket etme serbestliğine sahiptik, ama şimdi değil... Artık bundan sonra, talih rüzgârının bizi sürükleyeceği son noktaya kadar savrulmaya mahkûmuz.

—Yaa... Demek öyle, biz öldük de ağlayanımız yok desene Saliha!

—Ölmek mi? Keşke normal insanlar gibi ölebilseydik... O zaman, hiç olmazsa, ağlayanlarımız olurdu. Ama şimdi, olmayacak!... Olsa bile utanacaklar ağladıkları için. Bir gözyaşına değer bulmadıkları için saklayacaklar ağladıklarını başkalarından. – onun da sesi titriyordu- Dönemeyiz, dönersek sevdiklerimiz de mahvolurlar. Dönmezsek sadece biz... Biz, ikincisini tercih ederek, hiç olmazsa, onların dünyasını karartmayacağız.

—Seni çok iyi anlıyorum Saliha.

—Konuşmamız çok uzadı Lokman, merak edebilirler. Bana söz ver; bu konuştuklarımız aramızda kalacak değil mi?

—Tabiî ki Saliha... Ama sen de bana söz ver; bundan sonra benim dert ortağım olacağına ve beni gerçek bir dost olarak göreceğine...

—Söz veriyorum Lokman.

—O halde, bundan sonraki kader birliğimiz hayırlı olsun...

Güz günleri çabuk geçip gitti. Kış geldi çattı. Beklenenden çok daha önce hem de.

Zavallı Saliha... Bu zamana gelinceye değin, kurulmuş bir robot gibi hareket ettin hep. Grubunla beraber köy baskınlarında bulundun, otobüs yolları kestin, oradan oraya savruldun durdun... İraden felç olmuş gibiydi ve senin değil, başkasının emrindeydi. Ya vicdanın? O, için için kanıyordu; seni döndüremediği için, sana engel olamadığı için... Kanayan vicdanının sessiz çığlıkları, seni geriye geriye çekiyordu. Ama bırakmıyorlardı ki Saliha... Yüreğinin sesini bile dinletmiyorlardı sana.

Yine dağlardasın... Yine bir sığınaktasın... Dışarda fırtına... Kış iyiden iyiye bastıracak gibi görünüyor. Oysa sen, şimdi sana yakışan bir yerde, öğrencilerinin mütebessim bakışlarıyla ısınmakta olan bir okulda olmalıydın. Bu vakitler dağ başlarında ancak vahşi hayvanlar dolaşır. Sen neden buradasın Saliha? Bu gidişin sonu nereye böyle? İşte, yine gizli bir köşe bulmuş, günlüğünle dertleşiyorsun. Biricik sırdaşına fısıldıyorsun yüreğindekileri. İyi ki o var, ya o da olmasaydı...

“... Anneciğim, bu senden ayrı geçirdiğim bilmem kaçıncı günüm. Önceleri sayıyordum, ama artık sayma gereği de duymuyorum. Zaman kavramı kayboldu gözümde. Derin bir boşluğun içinde, hızla aşağılara doğru düştüğümü hissediyorum. Altı kişilik grubumla günlerdir yollardayız. Hedefimiz İran sınırı. Şu an nerede olduğumuzu bilmiyorum, kimse de bilmiyor zaten. Yolu kaybettik herhalde. Kış da gittikçe bastırıyor. Çok soğuk anneciğim, çok... Üşüyorum. Ama ben en çok, senden ve sevdiklerimden uzak kaldığım için üşümekteyim. Bedenimden çok ruhum üşüyor anneciğim... Zaman zaman sen de beni anıyor musun? Yoksa ‘hayırsızın nesini anayım’ diye büsbütün silip attın mı beni? Çok pişmanım anneciğim, çok... Ağlamak istiyorum doya doya... Ama korkuyorum, çünkü ağlamak da yasak bize. Çaresiz içime akıtıyorum gözyaşlarımı. Bizler kardeşlerimize kıydık, çok suçluyuz. Sonumuzun yaklaştığını hissediyorum...”

Fırtına sesi, karşı tepelerde derin yankılar bırakmaktadır.

Lokman’ın yaklaştığını gören Saliha, defterini kapattı. Kader ortağının ne için geldiğini gayet iyi sezinliyordu.

—Gel Lokman, otur şöyle! Efkârlısın besbelli.

Lokman, sıradan bir giriş yaptı:

—Ne kadar soğuttu değil mi Saliha? Fırtına da sürecek gibi görünüyor...

—Evet, Lokman, bu günleri dahi arayacağız herhalde.

Lokman başını ‘evet’ anlamında salladı. Kısa bir süre sessiz önüne baktı.

—Şu an neyi düşünüyorum biliyor musun Saliha?

—Tahmin edebiliyorum: Aysun’la beraber sıcacık bir oda içinde, şöyle çıtır çıtır yanan bir sobanın yanında olmayı isterdin değil mi?

—Aşağı yukarı öyle... İyi ama nasıl anladın?

—Anlamayacak ne var? Bu havada başka ne hayal edilir ki? Hepimiz de en sevdiklerimizin yanında, sımsıcak bir ortam içinde bulunmak isteriz herhalde.

—Doğrusun be Saliha! İnsan olmaktan iyice çıktık, yaşamak mı denir buna?

—Eeee... Her şeyin bir bedeli var elbette. Bizler kahraman olmak istemedik mi? Bunun karşılığında bulacaklarımız açlık, yalnızlık ve ölüm korkusu olacaktı doğal olarak... –Acı acı güldü- Kahramanlık kolay mı?

-Batsın böyle kahramanlık!... Kendi insanının kanına girerek kardeşlerine, masum yavrulara bile silah doğrultarak elde edilen ucuz bir kahramanlık... Sonunda da ödül olarak açlığa, soğuğa, yalnızlığa ve ölüme mahkûm olmak... Ne kahramanlık ama...

—Bakıyorum, artık her şeyi hiç çekinmeden söyleyebiliyorsun Lokman?

—Bunları daha nereye kadar saklayacağız ki Saliha? Sanki sen farklı mı düşünüyorsun? Seninle kader ortağı değil miyiz, ne diye saklayacağım ki...

—Haklısın Lokman, içinden geldiği gibi konuş! Seni en çok açık sözlülüğünle takdir ettiğimi söylemiştim.

—Sağol Saliha. Şey...

—Ne diyeceksen de Lokman, niye çekiniyorsun?

—Peki... Diyecektim ki... Yolun sonuna iyice yaklaştık gibi bir duygu var içimde...

—İlginç doğrusu... Ben de benzer duygular içindeyim. Mesela neler hissediyorsun Lokman?

—Nasıl anlatayım bilmem ki... Bastığımız köyler, öldürdüğümüz insanlar rüyalarıma giriyorlar, boğazımı sıkıyorlar... Kâbuslar görerek uyanıyorum çoğu kereler.

—Öyle görünüyor ki, vicdanının bozulmayan, müstesna bir köşesi kalabilmiş demek hâlâ. Avrupalı düşünürlerden biri boşuna mı söylemiş; “temiz bir vicdan, en rahat yastıktır” diye...

—Ne kadar da güzel söylemiş! Sen edebiyat okumuşsun Saliha; duygularını, neler çektiğimizi, pişmanlıklarımızı neden yazmıyorsun? Hiç olmazsa, bizden sonrakiler için ibret verici olurdu.

—Yazıyorum Lokman, çok geniş çapta olmasa da... Zaman zaman bir köşeye çekilmemin en önemli sebebi de bu zaten...

Çok iyi Saliha!... –Burada biraz durdu- Sana bir şey itiraf edeyim mi Saliha korkuyorum, ölmekten çok korkuyorum...

—Korkmayan var mıdır ki içimizde Lokman? Bizler aslında, işlediğimiz cinayetlerin, yaptığımız ihanetin hesabını ödemekten korkuyoruz. Şerefli bir hayat yaşayanların ölümleri bile güzeldir...

—Yani, kimlerin ölümleri gibi?

—Sana, en yakın örnek olarak, kurşuna dizdiğimiz Ömer Öğretmen’le döve döve öldürdüğümüz köy imamını gösterebilirim. Nasıl da vakurdular ölüme giderlerken... Kendilerinden çok bize acıyorlardı sanki. Onlar, adeta, ölümü bile öldürerek çekip gittiler dünyadan, ya biz?

—Ne kadar güzel konuşuyorsun Saliha... Belki tam anlayamıyorum, ama kalbim söylediklerini aynen tasdik ediyor.

—Biz, yokluk çölünde kaybolup gitmeye mahkûmuz Lokman! Neyse... Bizi aramaya çıkabilirler, fazla uzatmayalım. Bundan sonraki hedefimiz neresiymiş?

—Sen de benim kadar biliyorsun ya, yine de soruyorsun işte... Neresi olabilir; tabiî ki bir sonraki sığınak! Ulaşabilirsek şayet...

Fırtına, daha da artmış gibidir.

Yollardasın. Bu kar yağışı altında... Göz gözü görmüyor, tipi de var. Bu havada ne işin vardı bu sarp keçi yollarında? Nereye kadar kaçacaksın Saliha?

Kesif bir kar yağışı altında, bata çıka yürüyen iki kişinin ayak seslerinden başka bir ses duyulmaz uzun bir süre. Bu ayak seslerine, sık sık alınıp verilen nefesler de karışır. Karşıdan bakıldığında, iki kardan adamın yürümekte olduğu sonucuna varılabilirdi. Yürüdüler, yürüdüler...

Artık, İran’a geçmeden önceki son sığınaktaydılar... Ya bundan sonrası? Bundan sonra ne olacak Saliha, her şey daha mı iyi olacak? Ah bir dönseydin, dönebilseydin... Ama bu yolu tamamen kapattın sen kendine Saliha. Ne olurdu kapatmasaydın... İlâhi Kudret’in sonsuz rahmeti içinde sen de sığınacak bir liman bulabilecektin pekâlâ kendine. İradeni oraya bir çevirebilseydin... Ne yazık ki bunu bir türlü yapamadın, bıraktın kendini olayların akışına.

—Sınıra ne kadar kaldı dersin heval?

—O kadar önemli mi Lokman? Sınırı geçtiğimizde ne olacak, ne değişecek ki?

Madem bunu biliyorsun da ne diye... Ah Saliha...

—Haklısın Saliha; örgüt kamplarında yine saçma sapan eğitimler, beyin yıkamalar, ardı arkası gelmeyecek çileler...

---...Bahar gelince de yine geriye dönüp aynı vahşeti aynı canilikleri sürdürmek... Dökülecek kanlar, sönecek ocaklar... Ümitleri ve hayalleriyle solup gidecek kaç tane masum insan... Sınırı karşıya geçmenin manası bu değil mi?

Söz buraya gelmişken zavallı Lokman, ümitsiz de olsa, bir çıkış daha yapmak istedi:

—Peki, bütün bunları bildiğimize göre ne diye hâlâ bu oyunu sürdürüyoruz Saliha?

—Bu oyunu niye mi sürdürüyoruz? Başka çaremiz var mı ki sürdürmeyelim? Hangi tılsımlı güç bizi bu zalimlerin ellerinden kurtarabilir?

—Hani diyordum ki...

Saliha, Lokman’ın sözünü keserek onun son ümit kırıntılarını da yok etti:

---...Ne diyeceksin Lokman? Sakın o aklına gelen şeyleri söyleyeyim deme! Dönemeyiz Lokman, bırakmazlar! Hadi, olmaz ya, bir şekilde kurtulduk diyelim; hangi yüzle döneceğiz? Döktüğümüz kanlarla yetiştirdiğimiz çiçeklerden buketler yaparak mı gideceğiz sevdiklerimizin yanına? Bunu daha önce de konuşmuştuk Lokman, o şerefli insanların dünyasında bize yer yok artık, anlıyor musun yer yok! Su testisi yine su yolunda kırılacak!

—Grup arkadaşlarımız Berivan ve Cuma’nın feci ölümleri gözlerimin önünden bir türlü gitmiyor Saliha...

—Adaletin görünmez pençesi peşimizde heval, hissediyorum bunu. Fakat biz baştan kabullenmedik mi başımıza gelecekleri? Romantik bir dağ masalının tutkusu içinde, ayaklarımız yerden kesilip Kaf Dağı’nın ardına doğru kanatlanmadık mı? Tehlikelerin, böylesine soylu(!) bir ülkü uğruna ne önemi olabilirdi ki bizim için? Dağ masalı bitti artık Lokman, ayaklarımız yere değdi!... Şurası muhakkak, korku eken korku biçer.

—İnsanlar hata yapamazlar mı Saliha, pişmanlık insan için değil mi?

—Biz insanlık sınırını çoktan aştık Lokman, hangi derecede olursa olsun, hiçbir pişmanlık giydiğimiz bu kanlı elbiseleri temizleyemez! Yazgımıza boyun eğeceğiz...

Senin için de her şey bitti artık Lokman. O kadar da gençsin ki... Çaresiz, sen de suyun akışına bırakacaksın kendini...

—Korkmuyor musun Saliha?

— Nasıl korkmam? İnkârın anlamı yok. Korku iliklerime kadar titretiyor beni. Yokluğun dipsiz uçurumlarına doğru, çaresizlik içinde yuvarlanıp gitmek korkutmaz mı insanı?

—Bir daha gelirsek dünyaya, diyorum, öyle güzel bir dünya kurarım ki kendime... Aysun ve ben... Sonsuza kadar mutluluk içinde...

Saliha’da acı bir gülüş:

—Bir daha gelmek mi? Keşke...

Sabah yakındır, az sonra zorlu yürüyüş kaldığı yerden devam edecektir. Saliha’nın günlüğüne yazdıkları, dikkatimizi bir kez daha kendisine çekiyor:

“...İşte yine sabah oluyor. Gün başlayacak birazdan. Güneşin ilk ışıkları, Ağrı Dağı’nın doruklarını yalazlamaya başladı bile... Milyonlarca insan için karamsarlıkları yok eden, yepyeni ümitlere kapı aralayan bu ilk ışıklar, benim dünyama zehirli oklar gibi düşüyor. Günlerdir görünmeyen güneş, bu gün gülümsüyor. Ağulu bir balı andırıyor bu gülümseme.... Birazdan hareket başlayacak, günlüğümü iyi muhafaza etmeliyim; o benim her şeyim. Beni dünyaya bağlayan yegâne bağ... Anneciğime iki damla gözyaşı döktürecek, belki de tek hatıra... Çok pişmanım anneciğim, çok... Okulumu bıraktığıma ne kadar yansam azdır. Üniversitede geçirdiğim o iki yıl, hayatımın en güzel yıllarıydı. İstanbul’da yaşadığım o günler... Ah ne güzel günlermiş meğer... Yurtta cıvıl cıvıl bir hayatımız vardı. Hatice, Zühre, Saadet her yere birlikte giderdik. Bu arkadaşlarım, şimdi okulu bitirmişlerdir. Hepsi evlenmiştir belki de... Allah’ım ne olur beni affet, pişmanlığımı anlatacak kelime bulamıyorum. Bu günlüğüm, eğer ben ölürsem, anneme verilsin. Vasiyet ediyorum. Annem de onu bir kitap olarak bastırıp dağıtsın. Benim düştüğüm bu duruma başkaları düşmesin. Anne, baba, ne olur beni affedin! Ben sizlere lâyık bir evlat olamadım...”

Kendine bir şans daha vermedin Saliha... Bu kadar genç bir yaşta bitirdin her şeyi... Bu memleketin samimî yürekleri, inan, sizler için de gözyaşları döküyorlar Saliha. Bir bilseydin, dönmek için tereddüt etmezdin.

Gümüşyazı köyü istikametinde kaçış sürmektedir. Az sonra bu köy de geride kalacak, İran sınırına ulaşmış olacaklardır. Her şey yolunda gidiyor gibidir. Şu sınırı da bir atladılar mı?..

Ansızın megafondan yükselen bir ses, bütün kaçış ümitlerini aldı götürdü: “Teslim oluuun, etrafınız sarıldı, kaçamazsınııız!...”

Ses, dalga dalga yankılanarak uzaklaştı.

Küçük grup, liderlerinin sesiyle kendini toparlar:

—Herkes siper alsın, teslim olmak yok! Vuruşarak şu önümüzdeki kayalıklara ulaşmaya çalışacağız! Oraya vardık mı tamamdır! Ateeş!...

Önce tek taraflı, sonra karşılıklı silâh sesleri...

—Her şey bitti artık, buraya kadarmış Lokman!...

—Kurtulacağız Saliha, birbirimizi koruyarak ilerimizdeki kayalıklara doğru sürünmeye çalışalım!

Silâh sesleri artarak sürer.

Saliha Lokman’a içinden cevap verir: “ Kurtulmak mı, o öyle sanıyor... Talihsiz çocuk... Fakat ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum artık. Bir hayvan gibi yaşadım, ama bir insan gibi öleceğim... Askere değil, hep havaya ateş edeceğim...”

Çatışma sesleri ortalığı çınlatmaya devam eder.

Hiçbir şey, nihayetsiz süremez. Bu çatışma da sona erecekti ve erdi... Saliha’nın grubundakiler birer birer vuruldular. Su testisi suyolunda kırılmıştı. Ortalık yeniden, o derin ve beyaz sessizliğe büründü.

Askerler, kontrollü bir şekilde yaklaşarak ölenleri topladılar, bir araya getirdiler. Saliha’nın duruşunda bir farklılık olduğu dikkatlerden kaçmıyordu: Bir eli göğsünde; sanki mukaddes bir emaneti korumak istiyormuş gibi, sırt üstü yatmaktaydı. Az sonra, onun bu duruşunun sebebi anlaşıldı. Elinin altında, ortasına kurşun isabet etmiş bir defter vardı. Kısa bir şaşkınlık yaşandı. Sonra yapılması gerekenler yapıldı.

Saliha’nın defteri, şimdi komutanın ellerindeydi. Duruşuna bakılırsa, içindekileri de okumuş olmalıydı. Yanındakiler komutanın şöyle mırıldandığını duydular: “Yazık, çok yazık! Bir hiç uğruna gittiler, oysa upuzun bir hayat onları bekliyordu. Bilmiyorlar ki, bugün onlara, bağrına kurşun sıktıkları insanlar acımakta yalnızca, uğrunda öldükleri kimseler değil...”

Ve çaresiz yürek atışlarının, ahların, pişmanlıkların, gizli gözyaşlarının saklandığı bu defter sonunda, Saliha’nın annesine ulaştırıldı...


  Editör :  Rıdvan GÖK

566 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 22 Puan Verildi
 Kaynak :  Rıdvan GÖK

 Kategori ¬ Hikâye

  Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 1
 Bugün : 61
 Dün : 126
 Toplam : 110660
 Ip No : 100.26.182.28
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 5.6889 5.6991
  Euro 5.2577 5.2925
 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.