Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Hikâye - YARIM KALAN OYUN / Zehra Betül KOÇAK - Yeni Kalemler
   
 YARIM KALAN OYUN / Zehra Betül KOÇAK

 Yazı Boyutu

 Tarih : 01.04.2009 - 13:13:54


Her gün olduğu gibi o gün de, önce Ayın gitme vaktinin geldiğini belirten sinyalini alıp, yıldızların çekilmek için ışıklarını söndürdüklerini hissettikten sonra, uyanma vaktimin geldiğini anladım. Sonra da Dünyadaki bütün canlıları ısıtmak .....

 

YARIM KALAN OYUN

Her gün olduğu gibi o gün de, önce Ay’ın gitme vaktinin geldiğini belirten sinyalini alıp, yıldızların çekilmek için ışıklarını söndürdüklerini hissettikten sonra, uyanma vaktimin geldiğini anladım. Sonra da Dünya’daki bütün canlıları ısıtmak ve aydınlatmak için nöbeti Ay’dan ve Yıldızlardan devraldım.

Neden bilmiyorum, ama o gün ışıklarım biraz sönüktü. Sanki o gün büyük bir felâket olacağını sezmiştiler. Çok zayıf ve tedirgin görünüyorlardı. Bense, her günkü neşemi, ışıklarımın güçsüzlüğüne aldırmadan, gamzelerime yerleştirmeye çalışıyordum. Neden sonra, tereddütlerinin sebebini ışıklarıma sormak geldi aklıma. Sordum da… Ama her zaman olduğu gibi, ser verip sır vermiyorlardı bana. Haklılardı da, benim çok duygusal olduğumu biliyorlardı ve kötü haberi duyunca, o gün hiç doğmayacağımdan korkuyorlardı.

Usul usul dağların arkasından yükseliyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse, biraz tedirgindim. Acaba beni yeryüzünde ne bekliyordu? Gökyüzünde kızıllık, denizlerde yakamoza sebep olan mahmurluğumdan ağır ağır sıyrılarak bütün dikkatimle Dünya’ya yöneldim. Her sabah olduğu gibi, gözlerimi yeryüzünde şöyle bir gezdirip çocukları taradım. Zaten, hayatta endişelendiğim tek şey onlardı. İnsanların oluşturduğu curcunaya, birbirlerine yaptıkları kötülüklere; onlara, büyük bir özveriyle kendini sunan sevgili Dünya’ya karşı nankörlük göstermelerine ve yaratılış amaçlarını unutmalarına rağmen, her gün büyük bir istekle doğmamın tek sebebidir çocuklar. Çünkü dünyada yirmi dört saatlik ömürlerine rağmen, hayatlarını dolu dolu yaşayan ve doğadaki hiçbir varlığı kırmamaya çalışan kelebeklerin gülümsemeleri kadar masum yaşayan tek şeyin çocuklar olduğu kanaatindeyim.

Bütün çocuklara teker teker gülücüklerimi yollayıp, yüzlerine birer buse kondurduktan sonra, içimin hafifçe burkulduğunu hissettim. Belli ki, kendilerini bekleyen felaketten habersizdiler.

Neden sonra, o sabah, kuşların kanat çırpışlarındaki titremeyi ve akarsuların durgunluğunu da fark ettim. Denizlerle rüzgâr ise masumları bekleyen felakete karşı, hırçınlıklarını birleştirip, sanki bütün suç onlardaymış gibi, kıyıları acımasızca kırbaçlıyorlardı. Bense hala, yüzümden gülümsemeyi eksik etmeden, onları, biraz olsun, yatıştırmaya çalışıyordum.

Vakit öğleyi bulmuştu. Artık göğün en yüksek noktasındaydım. Günlük telaşeye kendini kaptırmış olan insanlara, hiç akşam olmayacak, hiç batmayacağım gibi geliyordu. Hâlbuki bir an önce batmayı, hiç bu kadar arzu etmiş miydim, bilemiyorum…

İkindiye doğru, yeryüzünün bir köşesinde, saklambaç oynayan bir grup çocuk ilişti gözüme. Bir an için her şeyi unutup, çocuklara çaktırmadan, ben de katıldım bu oyuna. Saklambaç oynanırdı da ben durabilir miydim? İçlerinden ebe olanı başladı saymaya: “ Bir, iki, üç…” Ben de hemen, saklanabileceğim tek yer olan bulutların arkasına saklandım. Çocuk devam ediyordu saymaya: “… yirmi sekiz, yirmi dokuz, otuz…” Adeta kuşlar da katılmışlardı bu oyuna gizlice. En sık dallı ağaçların en büyük yapraklarının arasına saklanıp, olacakları bekliyorlardı. “…otuz altı, otuz yedi, otuz sekiz, otuz dokuz…” Ebe bitirmek üzereydi saymayı. Henüz saklanacak yer bulamayan çocukların telaşlı sesleri geliyordu kulağıma. “…kırk bir, kırk iki, kırk üç…” Derken, bütün bu karmakarışık seslerin yerini, uzaklardan gelerek ortalığı bir anda dolduran büyük bir gürültü aldı. Her geçen saniye daha da artarak… Aşağıdaki çocuğun sesini zar zor duyar olmuştum: “…kırk altı, kırk yedi…” Bütün bakışlar gökyüzüne çevrilmişti. Bu gürültüye tek aldırmayan çocuklardı. Uçaklar belirdi bir anda üstlerinde…

Küçük şirin bir evin bahçesinde, çiçeklerini sulayan ihtiyar bir adam da kaldırdı başını gökyüzüne doğru. Sonra endişeyle bakındı etrafına. Torununu arıyordu. Bakındı, arandı… Göremedi torununu. Oysa ben, gayet iyi görebiliyordum. Bir duvarın arkasına saklanmıştı torunu. Uçaklar Halepçe semalarında, daireler çiziyorlardı şimdi. O uçakların hayra alamet olmadıklarını anlamam pek uzun sürmedi. Belli ki ihtiyar adam da anlamıştı bunu. Torununu da bulamıyordu ki bir türlü… Tüm gücümü toplayıp seslendim ihtiyara: “ Küçük kız orada, duvarın arkasında!...” Ama duyuramadım sesimi. Her yanı dolduran gürültüleri aşıp da bir şey duyurmanın imkânı var mıydı ki…

Çocuk, her şeyden habersiz, saymaya devam ediyordu: “ … kırk sekiz, kırk dokuz…” Boooom!...

Önce, kulakları sağır eden bir patlama, ardından da yürekler parçalayan çığlıklar yankılandı Halepçe’de… Her yer toz bulutu içinde görünüyordu artık…

İhtiyar adam, nihayet, son anda görebildiği torununa ulaşmaya çalıştı çaresizce. Dudakları kıpır kıpırdı. Her şeye rağmen, torununu bulduğuna şükrediyor olmalıydı. Ama etrafa yayılan duman, genizleri yakıyor, nefes almayı zorlaştırıyordu. İhtiyar adam, torununun üstüne abanmış, onu bu öldürücü toz bulutundan korumaya çalışıyordu. Fakat onun da bir dayanma sınırı vardı nihayet. Çocuğu saran kolları gevşedi, yana düştü. Küçük kız, anlam veremediği bu dehşetin etkisiyle çok kısa bir süre titredi, ağladı ve sonunda o da…

Şimdi ağlamıyordu artık, titremesi de dinmişti. Yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşmişti. Etraftaki bütün kuşlar ve çiçeklerin de ona gülümsediğini görüyordum. Sanki kollarını açmış, onu aralarına almak istiyor gibiydiler.

Derin bir sessizlik hâkim olmuştu bütün olan bitenden sonra. Zehirli gaz bulutunun ardından önce uçaklar, sonra sesleri kaybolup gitti. Hiçbir şey onların suçu değildi sanki. Oysa onlar ölüm yağdırmış, yıllar boyunca unutulmayacak derin acılar bırakmışlardı. En önemlisi, yarım kalmış bir oyun bırakmışlardı arkalarında.

Saklambaç oynarken tek amaçları sobelenmemekti çocukların belki, ama hayat denen oyunda çok çabuk sobelendiler… Bu oyunda “bir, iki, üç…” diye değil, “…üç, iki, bir” diye saydılar. Sonuçta “sıfır” oldu ve bitti oyun… Onlar şimdi Halepçe’nin dağlarında, çiçeklerin arasında yepyeni bir oyuna başladılar; ebediyen sobelenmeyecekleri bir oyuna…

Zehra Betül KOÇAK

( Konya Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesi )

  Editör :  Rıdvan GÖK

603 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 17 Puan Verildi
 Kaynak :  Rıdvan GÖK

 Kategori ¬ Hikâye

  Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 3
 Bugün : 55
 Dün : 126
 Toplam : 110654
 Ip No : 100.26.182.28
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 5.6889 5.6991
  Euro 5.2577 5.2925
 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.