Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Hikâye - DUYGU SÜRGÜNÜ / H. Kübra BOZER - Yeni Kalemler
   
 DUYGU SÜRGÜNÜ / H. Kübra BOZER

 Yazı Boyutu

 Tarih : 01.04.2009 - 13:47:26


Hüznün bestesi çalınır olmuştu kulaklarına. Ne yana baksa dipsiz karanlık. Sanki Yusuf misali kuyuya düşmüştü; boğuluyordu. Dışarıda hazan mevsimi ağlıyordu. Takvim eylül diyor, bir bir eteklerine dökülüyor, artık sararmış yapraklar mahzun...

 

 
DUYGU SÜRGÜNÜ /H. Kübra BOZER
Hüznün bestesi çalınır olmuştu kulaklarına. Ne yana baksa dipsiz karanlık. Sanki Yusuf misali kuyuya düşmüştü; boğuluyordu. Dışarıda hazan mevsimi ağlıyordu. Takvim eylül diyor, bir bir eteklerine dökülüyor, artık sararmış yapraklar mahzun bir edayla vuslatın habercisi rüzgârı bekliyordu.
Artık bu yerlere sığamıyordu. Memleketinden ayrı, bu iklimi farklı coğrafya ona dar geliyordu. Ezan sesleriyle arınmış bir gökyüzü yoktu burada. En yakın cami ise kilometrelerce uzaktaydı. Oysa Türkiye böyle mi idi? “Ah” diyordu “…Yaşanmaz artık buralarda, gitmeli!” “Ama…” diyor susuyordu ancak. Sahi, kaç yıl geçmişti memleketten ayrı? Geldiğinde siyah saçları vardı şimdiki beyazları anımsatmayan. Anlıyordu, kısa bir zaman zarfı geçmemişti burada. İki çocuğu olmuştu. Sanki farklı bir kültür onların benliğini yoğurmuştu. Gittikçe uzaklaşıyorlardı kendisine ya da o öyle sanıyordu. “Neden?” diyordu adam başını ellerinin arasına alarak, “Neden böyle oldu?”. Bunalıyordu bu kentte, sığamıyordu koca ülkeye, “Memleketim …” diyor yutkunuyordu.
Sokağa çıkıyordu Elli yaşlarındaki, esmer, zayıf, orta boylu adam. Tek düze sarı, kahverengi, bordo tonlarındaki apartmanlar, Arnavut kaldırımlı taş sokaklar ve artık bunaldığı dili konuşan yığınla insan. Gözleri doluyordu “Bir fırsat Rabbim, ömrümün son demlerine yaklaşırken memleketimin havasını teneffüs edeyim.”
Yolunu kesen bir kütüphaneye giriyordu. Beynini kemiren düşünceler onu yalnız bırakmıyordu. Arka tarafa doğru hızla ilerliyordu. İngiliz edebiyatının eserlerinin, dergilerinin donattığı raflar üzerine geliyordu. “Ne soğuktu şu İngilizler ve onların yazdıkları!”. Çıkamıyordu kütüphaneden. Sanki bir mıknatıs onu sürekli kendine çekiyordu. Sol arka köşedeki, kafes biçimindeki ahşap kapaklı dolap ilişiyordu gözüne. Ellerini uzatıyordu dolabın kapağına. Tozlanmış raflarda gezdirdi parmaklarını; yine aynı İngiliz eserleri ama onu orada tutan bir şeyler vardı, parmakları hızla kitapları tarıyordu. Bir şeyler… Bir şeyler olmalıydı. İşte orada! Türkçe yazılmış bir eser. Hızla çekiyor kitabı Elli Yaşlarındaki Adam ve cebindeki kumaş mendille alıyor bu eserin tozlarını. Dudakları titriyor, deniz okyanusa kavuşuyor, hasretler vuslata eriyor. Ağlıyor mu? Evet. Bir tuzlu su tadı dimağını acıtıyor. Bağrına basıyor kitabı ve heyecanla geçerek taş sokakları varıyor evine. Akşam serinliğinde evdeki televizyon gürültüsüne aldırmaksızın karıştırmaya başlıyordu bu eski basım kitabın sayfalarını. Yüreğinde buruk bir hüzün duyuyordu. Bir zamanlar yanı başında dururken ve göz ucuyla bile bakmazken bu eser şimdi, ellerini bırakmak istemediği annesi gibi, her dem onunlaydı. Bu böyle mi olmalıydı?
Günler geçiyordu. Manevi bir iklimin engin atmosferine kanat açmıştı Elli Yaşlarındaki Adam. Okudukça sanki başka biri olup çıkmıştı. Günler geçiyordu ve özlem fidanları yüreğinde boy atıyordu. Memleket insanın ruhuna nasıl da nakşolunmuştu? Gitmeliydi, görmeliydi vatanını son kez, “Evet” diyordu ve ne olduğunu bilmediği bir el onu bilet gişesinin önüne koyuyordu. Ertesi güne Türkiye’ ye bir bilet almıştı işte!
Bir telaş ve heyecan… Gelinen siyah bavulun tozları siliniyor, elbiseler raflardan alınıp bir bir katlanıyor ve bavula konuyordu. Ve nihayet zaman, yaban memleketten iftirak, ana memlekete vuslatı vuruyordu. Uçaktaydı ve kitabın son sayfalarında parmakları geziniyordu.
Buralardan, bu insanlardan kurtuluyor muydu?
Gecenin ilerleyen vakitlerinde iniyordu Türkiye’ye. Tıka basa doldurduğu bavulu ile ilerliyordu caddede. Sonra bir ilahi çağrı, yıldızlar meşk içinde. Bu sesi semada duymayalı çok olmuştu. Bir ılık esinti okşuyor yüzünü. Ensesine değdirdiği soğuk suyun şefkatiyle uyanıyor derin uykulardan ve varıp huzura el bağlıyor. Yanında siyah teni ve değişik takkesiyle zayıfça bir adam saf tutuyor. Düşünüyor Elli Yaşlarındaki Adam... Selamdan sonra gülümsüyor siyahî adam ve mukabele ediyor Elli Yaşlarındaki Adam bu yabancıya. Bir süre öylece kalakalıyorlar. Bir ulvi duygu sarıyor çevrelerini, selamlaşıp ayrılıyorlar. Bu duygu da neyin nesi?
Yola revan oluyor Elli Yaşlarındaki Adam. Otogardan bir otobüse biniyor sabahın erken saatlerinde; otobüste uykunun sıcak nefesleri. Şoförün yanına oturuyor ve sıcak bir muhabbet filizleniyor. Saatler, yetişilemeyen yağmur taneleri gibi hızla düşüyordu ömür defterinden. Ve nihayet akşamın bir vaktinde iniyordu uçsuz bucaksız düzlüklerin bağrında boy veren şehre, memleketine. Siyah bavulu ile biniyor tramvaya. Tramvay hınca hınç dolu insanla. Bu kalabalığın ortasında bir genç, yer veriyor Elli Yaşlarındaki Adam'a nazenin bir boyun büküşüyle. Bir zambak gibi selam veriyor delikanlı ve gülümsüyor Elli Yaşlarındaki Adam.
Bir müddet sonra iniyor şehrin merkezine. Yağmur çiseliyor usul usul. Betonlar arasına sıkışmış kalmış topraktan hoş bir koku yayılıyor. “Değişmiş…” diyor adam ve geceyi geçirmek üzere bir otele doğru yöneliyordu. Otelin merdivenlerini çıkarken tökezliyordu ayağı. Kendisi ile yaşıt, sarışın bir adam tutuyordu elini. “ Teşekkür ederim” diyordu Elli Yaşlarındaki Adam. Sarışın adam ise, dilini anlamadığını belirtircesine, ellerini iki yana açıyordu. ‘Ama rica ederim’ dercesine, mütebessim bir çehreyle ona bir baş selamı veriyordu.
Düşünceler beyninde kilitleniyordu adamın. Yatağın içinde bir o yana, bir bu yana dönüyordu. Yüreğindeki siyah perdeler kımıldanıyor, gecenin aydınlığı ruhunda yankılanıyor ve bedeni yavaş yavaş emrinden çıkıyordu.
Sabah ezanıyla açıyor gözlerini, en yakın camide huzura varıyor, huzura eriyordu. Sabah kahvaltısını simitçiden aldığı simitle yapıyor Elli Yaşlarındaki Adam. Kepengi yeni açılan demirci dükkânına iş sahibi ile birlikte giriyor. Bir çay ikram ediyor demirci ve bu garip adamla hasbihal ediyor. Demirci örse koyduğu demiri çekiçle dövmeye başlıyor. Acı çekiyor Elli Yaşlarındaki Adam. Çekiç vuruldukça örse, demir değil eziliyor adamın benliği, ufalanıveriyor duman duman… Sesleri duymuyor adam. Neden sonra el sıkışıp ayrılıyorlar.
Bulması gereken, ya da aradığı şey neydi? Hangi caddede yürüyordu? Bilmiyordu. Birçok insan bir yerlere koşturuyordu. Kaçan neydi? Kalabalıklar çiğniyordu gölgelerini, ama gölgeler bırakmıyordu peşini. Koltuğunun altına sıkıştırdığı o eski kitapla eziyordu asfaltı. Karşıya geçmek için yola atıyordu adımını. Ani bir korna ve fren sesi… Bir el, tam kararmak üzereyken gözler, tutup kolundan kenara çekiyor adamı. Ölümle yaşam arasındaki o ince perde kımıldayıp duruluyor. El bir hayatın kurtulmasına sebep oluyor. Dönüyor Elli Yaşlarındaki Adam, teşekkür ediyor elin sahibine. Elin sahibi, adamın geldiği memleketin diliyle onu teskin etmeye çalışıyor ve kıvrak bir hareketle yere düşen o eski kitabı eline alıyor. Gözüne ilişiyor kitap üzerindeki kütüphanenin mührü. Çıkıp kaldırıma, konuşuyorlar bir müddet. Tanıdıklardı birbirlerine. Evet… Bu o adamdı. Sabahleyin işe giderken Elli Yaşlarındaki Adam, balkonda satırlar karalayan gazeteci sarışın adamdı. Ne kadar soğuk görünüyordu oysa… Konuşmaya da gerek duymamıştı; “Dini yabancı, dili yabancı bir insan işte!” diye düşünüyordu. Dış görünüş onu aldatmıştı. Tanışmak kilometrelerce uzak bir kentte nasip olmuştu… Ve ayrıldılar el sıkışıp.
Caddeler üzerinden geçti adam; bulutlar üzerinden, zaman yüreğinden geçti. Geçti adam benliğinden. Düşünce bulvarında hızlı adımlarla ve karmaşık duygularla ilerledi. Siyahî adam, şoför, sarışın adam, demirci ve yeni tanıştığı yıllanmış komşusuyla bu bulvarda kol kola ilerliyordu. İşte benlikler ezilmişti örste ve gurur tökezleyip düşmüştü merdivenlerden; sevgi, yerini aşka sevecenlikle bırakmıştı ve yenice gözlerini açan vicdan kardeşliği, kolundan çekip ölümden kurtarmıştı. Aynı dili konuşmuyordu bazısıyla ama anlaşmışlardı işte. “nasıl?..” dediğinde; “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşırlar.” mısrası karşısına dikiliyordu. “Duygu?” diyordu adam, “Kardeşlik…” sesi kulağına çalınıyordu. “İnsan…” diyordu… Dili, dini, rengi, milliyeti farklı da olsa her yerde aynıydı. Düşene her vicdan sahibi el uzatırdı. Acı çeken her insanın ağlaması gibi doğal bir gerçekti bu. Demek insanları birbirine bağlayan, menfaatten uzak fedakâr bir duygu vardı. Adını anımsıyordu: Kardeşlik…
Ve günler geçiyordu. Gezi süresi dolmuştu Elli Yaşlarındaki Adamın. Çok olmamıştı geleli, ama dönmeliydi. Kitapçıda paketlettiği kitabı, özenle bavuluna yerleştirdi. Eylülün son akşamı, yağmur ipil ipil dökülürken gökyüzünün mavi gözlerinden; benliğini, ıskaladığı günlerini, bir horoz şekerinin tadında bıraktığı çocukluğunu, başak başak ekinlerin tozunda bıraktığı anasını, babasını ve kardeşlerini ve harmanda savurduğu masum sevdalarını, kısacası bırakarak her şeyini ve yanına alarak yeni sayfa açtığı hayat defterini, uzaklaşıyordu memleket semalarından. Belki de gökyüzü bu gidişe ağlıyordu!
Ve iniyordu yıllarını geçirdiği bu el topraklarına. Çocukları karşılamaya gelmiş, sarılıyorlar babalarına. Anlıyor adam her kültürde saygı olduğuna. Bir genç kız gülümseyerek yanlarından geçiyor. Ne kadar somurtkan olsa da karşıdan gelen adam, Elli Yaşlarındaki Adamın gülümsemesiyle gülümsemiyorsa da, somurtkanlığı kısa süreliğine kayboluyordu.
İnsanlar kötü değildiler aslında. Ve de soğuk... Soğukluk bizim zihnimizdeydi. Bu soğukluğu kırabilmek için önyargı duvarını yıkmamız gerekiyordu, düzensizliği bakış açımızda aramak ve insanları yaratıldığı için sevebilmek…
Bir sabah işe gitmiyordu adam, ama yine aynı vakitte çıkmıştı evden, gazeteci adama selam verdi ve koltuğunun altına sıkıştırdığı paketle sabah çayını içmek üzere balkona, gazeteci adamın yanına çıktı. Sıcak bir sohbetti bu ettikleri. Adam, paketi gazeteciye uzattı. Bu İngiliz diline çevrilmiş Mesnevi idi. Türkçesiyle kütüphanede tanıştığı hani. Teşekkür etti gazeteci ve ayrıldılar uzun bir sohbet sonrasında.
Ve günler ve haftalar ve aylar hatta yıllar geçti aradan. Ve alışılmış günlerden birinin sabahında adam dışarı çıkmadı kapıdan. Gazeteci meraklandı, somurtkan insanlar bir güler yüz aradılar. Ve nihayet gazetecinin merakı ile aralandı kapı.  Artık yetmiş yaşlarına varan dostu, her şeyi  geride bırakıp yürümüştü farklı bir iklime.
Saatler geçti aradan, öğle namazı kılındı. Demircinin çekiç sesleri bir salâ ezgisiyle semaya yükseldi, şoför bir dua mırıldandı. Defin için hazrlanan cenaze, musalla taşına boylu boyunca uzatıldı. Cenaze namazı için saf tuttu insanlar. Sarışın adam, kilisede istavroz çıkardı. Arka köşede, siyahlar içinde bir adam, sessizce kendi dini ve dilince duaya başladı. Siyahî adamın mahzun sesini getirdi rüzgâr ve sonunda herkes bir bir brakıp gitti.
 
Yalnız siyahlar içindeki adam kaldı mezarın başında ve uzun süre ağladı hıçkırıklarla, dönemedi geri. Bu bizim de yakından tanıdığımız gazeteciydi.
 
-----------

NOT: Bu hikâye, Mevlânâ'nın 800. doğum yıldönümü sebebiyle düzenlenen  "Liselerarası Hikâye Yazma Yarışması"nda Türkiye üçüncüsü seçilmiştir.

  Editör :  Rıdvan GÖK

544 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 20 Puan Verildi
 Kaynak :  H. Kübra

 Kategori ¬ Hikâye

  Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 2
 Bugün : 60
 Dün : 126
 Toplam : 110659
 Ip No : 100.26.182.28
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 5.6889 5.6991
  Euro 5.2577 5.2925
 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.