Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Hatıra - ANÂNEMİN ANLATTIKLARI /Müzeyyen EKİNCİ - Yeni Kalemler
   
 ANÂNEMİN ANLATTIKLARI /Müzeyyen EKİNCİ

 Yazı Boyutu

 Tarih : 11.04.2011 - 23:22:20


Bizler, modern zamanların baş döndürücü akışı içinde savrulup giderken, etrafımızdakilerle ne kadar ilgilenebiliyoruz acaba? Meselâ, varlıklarını belli-belirsiz hissedebildiğimiz yaşlılarımız, bizim için ne anlam ifade ediyorlar?

 

ANÂNEMİN ANLATTIKLARI / Müzeyyen EKİNCİ

Bizler, modern zamanların baş döndürücü akışı içinde savrulup giderken, etrafımızdakilerle ne kadar ilgilenebiliyoruz acaba? Meselâ, varlıklarını belli-belirsiz hissedebildiğimiz yaşlılarımız, bizim için ne anlam ifade ediyorlar? Bugünlere gelişimizi sağlayan; yaşadıkları her hatırayı, her sıkıntıyı çizgi çizgi yüzlerinde okuyabildiğimiz bu insanların engin dünyaları içinde, nelerin gizli olduğunu bir bilebilseydik keşke...

Tozlu raflarda kalarak unutulup gitmiş romanlar gibidirler onlar, kimsenin farkında olmadığı... Yahya Kemal’in ifadesiyle; “Gemiler geçmeyen bir ummanda” okunmakta olan romanlardır belki de...

Bu romanlardan birini pek merak ettim ve okumak istedim: Anânemin romanı... “ Tozlu zaman perdesi”nin aradan kalkmasıyla neler gördüm neler... İsterseniz gelin, bazı sayfaları birlikte okuyalım...

Anânem, beş kardeşten birisi olarak dünyaya gelmiş. Balkan Harpleri sonrasında, varını yoğunu Rumeli’de bırakan bir ailenin çocuğuymuş. Rumeli’den gelip İzmir’e yerleştiklerinde annesi daha yedi yaşında imiş. Rumeli’de bırakılanlar ve göç esnasında yaşanan nice sıkıntılar, mukaddes bir emanet gibi hep saklanagelmiş anneanneme kadar... Âh, ben şimdi daha iyi anlıyorum, radyo ve televizyonlarda Rumeli ile ilgili haberlere yer verildiğinde, melek anâneciğimin niçin dikkat kesildiğini, gözlerinin nemlendiğini... “Aliş’imin kaşları kâre” türküsünü niçin zaman zaman mırıldandığını...

Kader rüzgârı, onları Konya’ya sürüklemiş. Konya’dan da Cihanbeyli’ye... Bu sürükleniş, anânemin babasının, o daha iki yaşlarında iken, ölümü üzerine; üvey babanın, aile reisi olmasıyla gerçekleşmiş.

Zavallı anâneciğim, çocukluk yıllarını anlatırken bir başka oluyor. Gözleri, mazinin o çileli, ıstıraplı günlerine yeniden dönmenin verdiği duyguları, yaşlarla dolu olarak, ne kadar da çarpıcı bir şekilde yansıtıyor. O günlere ait hiç unutamadığı bir hatırası var ki, buraya almadan geçemeyeceğim: Kurtuluş Savaşı’nın bitip de herkesin geçim derdine düştüğü yıllarmış. Akşama yakın saatlerde pencere kenarına oturup sokağı seyrederlermiş. O kadar zaman geçermiş de genç bir erkek yüzü görmeleri mümkün olmazmış. “...Öyle olurdu ki kuzum, genç yüzüne hasret giderdik” diye anlatıyor o günleri.

Ne günlermiş o günler... Anânem,”...kuşun pisliğinden arpayı seçtiğimiz günlerdi yavrum” diye özetliyor o zamanları.

Melek anâneciğimin bir evlilik hikâyesi var ki, katıla katıla güleceğiniz gelir. Hele hele, bunu, bizim gibi yeni yetmelerin anlaması hiç mümkün değil. Söylemiştik ya, anânemin üvey baba eline düştüğünü. Bir gün üvey babası; “Sana hayırlı bir kısmet çıktı, hazır ol, iki haftaya kadar gelin gidiyorsun!” demiş. On beş-on altı yaşlarındaki bir kız çocuğunun, o günlerin şartları dikkate alındığında, karşı bir söz söylemesinin imkânı var mıdır? Çaresiz boynunu büker anâneciğim. Bir yandan da gizli gizli sevinir, daha iyi bir yaşama kavuşabileceği düşüncesiyle... Damat adayını görmesi, konuşması, konuyla ilgili fikrini belirtmesi; bir kızın asla ve asla yapamayacağı şeylerdir o zamanlarda. Neyse... Her şeyin yokluğa karıştığı o günlerin hayatı içinde, düğünün lafı mı olur? Üç beş parça eşya, bir de bohça sarılır atın üstüne. Gelin de başka bir atın üzerine bindirilerek götürülür damadın evine. Töreler çerçevesinde eşikten içeri alınan gelin, yürek çarpıntıları içersinde, damadın gelmesini beklemeye başlar. Nihayet el-ayak çekilir, orta yerde bir ihtiyardan başkası kalmamıştır. Gelin ise hâlâ damadı beklemektedir merakla... Burasını anânemden dinleyelim: “... A kuzum, sonunda dayanamayıp sordum dolanıp duran ihtiyara, ‘amca senin evin-barkın yok mu, niye gitmiyorsun?’ diye. Adam ne dese beğenirsin kuzum; ‘gidenler gitti, amca kalıcı, damat benim...” demesin mi? Başımdan aşağı kaynar suların döküldüğünü hissettim. Ne ummuş, ne bulmuştum...”

Anneannem, yıllar öncesine ait bu hatırasını anlatırken kâh kızarıp bozararak, kâh tebessüm ederek halden hale girmekte. Makaraları koyvermemek için dudaklarımı ısırıp duruyorum karşısında. “Ne hayatmış be!” diyorum içimden.

Eee, annem de bu evlenmeden olmuş işte... Ben şimdi sevgili annebabama nasıl kıyayım? Arada o kadar yaş farkı olunca da dedem, anânemi erkenden terk edip gitmiş tabiî öbür âleme... Anâneciğim her şeye rağmen bugün,”...çok iyi bir insandı yavrum,Allah gani gani rahmet eylesin!...” derken içtenlik dolu göz yaşlarını dökmeden de edemiyor.

İkinci Dünya Savaşı yıllarını içi burkularak anlatıyor anânem. Yoklukları, korkuları, çaresiz bekleyişleri... “Çok az bir buğdayımız olurdu zaten kuzum, onun da yarısını, saatlerce yürüyerek ilçeye götürürdük hükümete vermeye. Bir litre gaz almak için kuyrukta beklerdik hayli zaman. Öyle olurdu ki, sıra bize geldiğinde gaz bitiverirdi de eli boş geri dönmek zorunda kalırdık.’ Ne yapalım, Allah devlete-millete zeval vermesin’ deyip sineye çekerdik her şeyi. Şimdi ortalık ışıl ışıl aydınlık yavrum, o günlerde nerden olacaktı böyle şeyler, karanlıklara gömülü bir hayat sürerdik...”

Ben, bunca çile karşısında, yine de hayata küsmeyerek, geleceğe hep iyimser bakmış olan bu kadındaki gönül yüceliğine hayran olmadan kendimi alamıyorum.

İkinci Dünya Savaşından sonraki yıllarda en büyük zevk radyo dinlemekmiş. Radyo da öyle her evde bulunan şeylerden değilmiş. Radyosu olan evler, parmakla gösterilirmiş o günlerde. Anânemlerin yaşadığı köyde, topu topu iki evde radyo bulunuyormuş. Çok seyrek de olsa, radyo dinleme şansını yakaladıkları günler, onlar için unutulmaz günler oluyormuş. Bu günlerden birini bakın nasıl anlatıyor anânem:

“...Radyo, yüksekçe bir yerde olurdu yavrum; üzerinde de en güzel oyalarla işlenmiş örtüler bulunurdu. Ev sahibi, incitmekten korkarcasına, düğmesini çevirirken, heyecandan yerlerimizde duramazdık. Cızırtılı bir ses yükseldiğinde, oradakiler, can kulağıyla bu tılsımlı sese yönelirlerdi. Bizler, dizlerimizin üzerinde oturarak, mukaddes bir varlığı dinlercesine, bir kelimesini dahi kaçırmamaya özen gösterip, huşu içinde, sadece ve sadece radyodan çıkan sesleri dinlerdik...”

“Ne günlermiş!” diyorum kendi kendime. Televizyonlarla, bilgisayarlarla donanmış bir hayatın çocukları olarak, bu anlatılanlar bana, sanki masal dünyasından seslenişler gibi geliyor.

Anneannem anlattıkça coşuyor, coştukça anlatıyor... Daha neler neler anlatmadı ki... Hani derler ya, “bir dokun bin ah işit!” diye, o hesap... Evlerimizin içinde, hep bir gölge gibi gördüğümüz, anlamak istemediğimiz bu insanların dünyaları ne kadar başkaymış Yarabbi! İnsan, öyle oluyor ki, ilk çağlardan günümüze taşınmış birisini dinliyorum duygusuna kapılıyor... Bir insan ömrü süresinde, nerelerden nerelere gelinmiş, şaşmamak elde mi?

Kaç saat geçti bilmiyorum... Anânemin anlattıklarıyla hiç tanımadığım bir dünyada seyahat etmiş gibi olmuştum. Anânem bir başkaydı şimdi gözümde... O, ulu bir çınar yüceliğinde büyümüş de büyümüştü. Bense, bu ulu çınarın gölgesinde, geleceğe daha bir güvenle bakabiliyordum artık. Sabrın, metânetin, vefânın; yokluklar içinde de olsa, sevmenin ne demek olduğunu öğrenmiştim. Bin bir türlü çile içinde yaşandığında bile; insanın içinde hiç durmadan şakıyan bir ümit kuşunun, bütün karanlıkları nasıl aydınlığa çevirdiğini öğrenmiştim.

Sana binlerce teşekkürler sevgili anâneciğim, sen hep var ol!...

 


  Editör :  Rıdvan GÖK

777 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 12 Puan Verildi
 Kaynak :  Rıdvan GÖK

 Kategori ¬ Hatıra

  Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 1
 Bugün : 10
 Dün : 99
 Toplam : 77584
 Ip No : 54.225.59.14
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 6.2671 6.2784
  Euro 5.5463 5.5830
 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.