Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Gezi - AHMED YESEVÎ YOLUNDA / Rıdvan GÖK - Yeni Kalemler
   
 AHMED YESEVÎ YOLUNDA / Rıdvan GÖK

 Yazı Boyutu

 Tarih : 30.03.2009 - 18:39:56


Gerçekleşmesine hayallerimizde bile pek ihtimal vermediğimiz bir buluşma olacaktı bu. Türkistanla özdeşleşen, Anadolu ve Rumelinin manevî fatihlerinden, şanlı mânâ eri Ahmed Yesevînin ziyaretine gidiyorduk...

 

  -KIRGIZİSTAN İZLENİMLERİ- 
 
AHMED YESEVÎ      YOLUNDA… 

 

 Rıdvan GÖK

 

 

Gerçekleşmesine hayallerimizde bile pek ihtimal vermediğimiz bir buluşma olacaktı bu. Türkistan'la özdeşleşen, Anadolu ve Rumeli'nin manevî fatihlerinden, şanlı mânâ eri Ahmed Yesevî'nin ziyaretine gidiyorduk...

 

O mânâ eri ki; iki cihanın, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, "Âlemlere Rahmet" Peygam­ber (s.a.v.)'in vefat yaşı olan altmış üç yaşına geldiğinde; yeryüzünde yaşamayı O'na hürmetsizlik sayarak kalan ömrünü, yerin altında hazırlattığı hücresinde tamamlamıştır:

 

"Zâkir bolıp şâkir bolıp Haknı taptım
 Şeyda bolıp rüsva bolıp candan ötdim
 Andın sonra vahdet meydin katre tatdım
 Hemdem bolıp yir astığa kirdim mına"

 

(Zikreyledim, şükreyledim, Hakk’ı buldum / Deli oldum, ayıplandım, candan geçtim / Ondan sonra birlik şarabından damla tattım / Hz. Muhammed'le hemdem olup yeraltına girdim).

 

İşte, O, "Sonsuz Nur'dan aldığı ışıkla canlar pişiren, burcu burcu kokan Türkçesiyle, ılgıt ılgıt esen seher yelleri gibi, İslam’ı gönüllere nakşeden Hz. Pir-i Türkistan'ı görmeye gidiyorduk...

 

Gecenin ilerlemiş bir saatinde yola çıktık, Bişkek'ten itibaren altı yüz kilometre yolumuz vardı. Otomobilimiz, hasretle tutuşan yüreklerin heyecanıyla kanatlı, uçsuz-bucaksız Orta Asya bozkırlarına doğru süzülüp gitti.

 

Yıldızlar ve ay ışığının büyüleyici güzelliği ile dolan gecenin saatleri hızla ilerlerken; tarifi imkânsız, ürpertici bir hazzın içinde hissediyorduk kendimizi. Yoğunlaşan duygu ve düşün­celerin ağırlığı altında, her birimiz kendi dünyalarımıza gömülmüştük...

 

Kırgızistan'a geleli bir sene olmuş neredeyse. Ne kadar da zaman geçmiş... İlk günlerde; yıllarca dış dünyaya kapalı kalmış, demir perdeler arkasındaki bir memlekete girmenin ürpertici heyecanı ile dolu bir haldeydik. Bununla beraber, önünü alamadığımız sınırsız bir merak ile duygularımıza eşlik edip yön veren bir tarih duygusunun rehberliğinde hareket ediyorduk.

 

Atalarımızın, asırlar boyunca medeniyetler kura kura, tarihler yaza yaza, Anadolu ve Avrupa içlerine kadar uzandıkları o engin coğrafyayı bir çırpıda aşarak–uçakla- gelmiştik buralara. Bişkek'te hep kendimizden çizgiler aramıştık heyecanla, fakat büyük bir hayal kırıklığına uğramıştık doğrusu. Mimari alanda bunu görmek imkânsızdı. Binalar, Rusların; o kendine has, kuru, soğuk - adeta, bir örnek üniforma giydirdikleri- kasvetli bir görüntü arz ediyordu. Zaten bu şehir, Ruslar için yapılmıştı daha çok... Rus nüfusun çokluğu, so­kak ve mahalle isimleri, hayatın akışı, bunu en çarpıcı şekilde gösteriyordu. Biz burada, Anadolu insanının sıcaklığını ve bizden çizgileri, taşra köy ve kasabalarında, Komünizm'in tesirinden nis­peten uzak kalabilen çevrelerde görebilmiştik ancak.

 

Bizi, binlerce yıllık tarihimizin derinliklerine götüren, duygularımıza buruk bir tarih tadı veren asıl köklerimizi; Kırgız coğrafyasını, geleneksel Kırgız yaşayışını ve dilini tanıyarak bulabilmiştik. Tanrı Dağları, Issık Göl, Talas, Balasagun gibi yer isimleri ile destan kahramanı Manas, Kırgız dili, şifahi halk kültürünün canlılığı, binlerce yıllık tarihimizin derinliklerine çekiyordu bizleri.

 

Çok eksik bir şekilde, şöyle böyle hafızalarımıza yerleştirebildiğimiz uzak tarihimiz; üzerinde biriken toz yığınlarının arasından silkinerek, birdenbire karşımıza çıkınca o kadar şaşırtıcı oluyordu ki...

 

Meselâ; 12 Hayvanlı Türk Takvimi'nin hâlâ, halk arasında bütün canlılığıyla yaşaması, arkaik Türkçe kelimelerin Kırgızcada yaşıyor olması, ne kadar etkileyici geliyor insana. Hele şifahî edebiyatın canlılığı ve kopuz...

 

Binlerce mısralık Manas destanını bir Kırgız, kopuzu eşliğinde (mübalağasız) günlerce, haftalarca çalıp söyleyebilir. Bu asrın başlarına gelinceye kadar bir yazı dillerinin olmaması da sözlü edebiyatlarını çok zengin bir hale getirmiş. Hele o kopuz yok mu, binlerce yıllık tarihimizin derinliklerinden ses verir gibi adeta. Burada şunu, yeri gelmişken söyleyeyim: Bin-bin beş yüz sene önceki atalarımız mezarlarından kalkmış olsalardı, herhalde, en rahat Kırgızlarla anlaşabilirlerdi.

 

Arkaik tarihimizin izlerine rastlamaktan çok daha fazla bizi heyecanlandıran, İslâmlık sonrası tarihimizin ilk izlerine de burada rastlamamız olmuştu. Talas ve Balasagun... Talas: Atalarımızın, yüce dinimiz İslâmiyet’le ilk defa mü­şerref oldukları Talas Savaşı'nın cereyan ettiği beldenin ve ırmağın adı. Balasagun ise; ilk ku­rulan İslâm-Türk devleti Karahanlıların başkenti ve Yusuf Has Hacib'in (Kutadgu Bilig'in yazarı) doğduğu yer. Bugün orada, Karahanlılardan kalma yarısı yıkılmış, yalnız bir minare; ilk İslâm-Türk devletinin bin yıl önceki saf heyecanını ve medeniyet izlerini taçlandırıyor.

 

Peki, ya insanları nasıl bulmuştuk? İlk zamanların garipliği içinde pek anlayamamıştık gerçi, fakat sonradan anladık ki; komünizm denen insanlık dışı sistem, değdiği her şeyi harap etmiş. Bundan, tabiî ki, en fazla nasibini alanlar müslüman halklar olmuşlar. İnsanlar, havası alınmış balonlara veya robotlaşmış mankurtlara dönmüşler. Bu mahvedici tahribattan, kısmen de olsa, kırsal alanlarda yaşayanlar korunabilmişler.

 

İşin en şaşırtıcı yanı, Ruslar da insan olarak bu tahribattan fazlasıyla paylarını almışlar. Peki, bu Sovyet emperyalizmi, kendi öz insanına dahi refah ve mutluluk getiremediyse başka ne için var olmuştur? Ah İslâm medeniyetleri, ah Osmanlı... İnsanlar bir yana, hay­vanların bile mesut yaşadıkları altın çağlar... Nerede o kutlu medeniyete mensup insanlar, nerede bu, halkları posa ha­line getiren kokuşmuş sistemler... Elbette çökecekti, daha da beter olacak hiç şüphesiz. Ancak tarihin çöplüğünde yer bulabilecektir kendisine. "Zulümle devlet pâyidar olmamıştır ."

 

Görenleri hayrete düşüren bir başka şey de, Erkindik (hürriyet) Meydanı'ndaki Lenin heykeli. Geniş meydanın ortasında duran azametli, fakat kaba saba bir heykel. Kırgızlar, nedense bunu sökmeye gerek duymamışlar. Bence de sökülüp sökülmemesi fazla bir mana ifade etmiyor. Çünkü hiç kimse gelip önünde salta durmuyor, kendisine çelenkler sunmuyor. Hatta gelip geçenlerin, nefret nazarlarını, tükürürcesine üzerine fırlattıkları, bir "taşlanan şey­tan" olmakla fayda bile sağladığı söylenebilir(!).

 

Bayram namazlarının o, muhteşem, göz yaşartıcı kalabalığının bu meydanı doldurması ilâhi bir tecelli... Zulüm, kan ve gözyaşı sistemini Allah'ı zihinlerden silerek gerçekleştir­meye çalışanların, Lenin heykelinin bulun­duğu bir meydanda en büyük tokadı yemeleri, ilâhi bir tecelli değil de nedir?

 

Bizleri derinden yaralayan en büyük husus şu oldu: Orta Asya'nın müslüman halk­ları (Kırgız, Özbek, Kazak, Türkmen, Uygur, Ahıska Türkü, Kırım Türkü, Dunganlar… ) birbirlerini tamamen ya­bancı, hatta düşman görüyorlar. Yani ilkel bir kabilecilik anlayışı... Ne yazık ki şu hakikat, bütün çarpıcılığı ile şu manzarayı ortaya koyuyordu:

"Rusların kısa zamanda bu kadar geniş topraklara hâkim olabilmeleri; söz konusu topraklar­da yaşayan Türk kavimlerinin sayıca az, dağınık, birbirleriyle ilgileri kopuk ve özellikle medeni seviye bakımından çok geri kalmalarından ileri gelmiştir. "(*)

 

Bişkek, tam bir ırklar ve halklar harmanı... Ama söylediğimiz gibi birbirinden son derece kopuk, lehimsiz kalmış bir har­man. Sovyet zulmü, milyonlarca insanı ana yurtlarından zorla sökerek dört bir yana savurup atmış. Bunlardan ikisinin, Kırım ve Ahıska Türklerinin, korkunç hikâyelerini dinleyip de ilik­lerinize kadar ürpermemeniz mümkün mü hiç? Bir dokun, bin ah işit her birinden...

 

Şehircilik, çevre düzenlemeleri, alt yapı gibi alanlarda bir şeyler yapılmamış mı? Yapılmış elbette. Hatta bu alanda alınan mesafe –itiraf edelim- bizden çok çok ilerlerde. Ama insanları bitirip enkaz haline getiren bir sistemin bu alanlardaki başarısı, o kadar saçma görünüyor ki...

 

Yollar, yollar... Kazakistan topraklarına ait geniş bozkırlar alabildiğince uzanıp gidiyor. Öyle sanılır ki, geçtiğimiz yerlerin görüntüsü, binlerce yıldır pek değişmemiştir. Tek tük birkaç yerleşim yeri müstesna, ıpıssız bir bozkır ortasında yol alıyoruz. Sabah epey geçmiş, güneş yükselmektedir. Birden, önümüze çıkan bir levha ile irkiliyoruz: "Sayram..." Ahmed Yesevî'nin doğduğu yerin adıdır bu. Çölde vahaya rastlamışçasına sevinçle doluyoruz. Öğrendiğimize göre Hazret'in anne ve babası ile bazı akrabalarının mezarları orada bulunuyormuş. Asıl Sayram içeride olduğundan uğrayamadan geçip gidiyoruz.

 

Her zaman içinde, her yerde; medeniyetin, gelişmenin, saadetin temel dinamikleri insanlar olmuştur hiç şüphesiz. Ahmed Yesevî ve onun gibi daha binlerce gönül sultanı; bin yıllık süreyi oluşturan uzun asırlar boyunca, atalarımızın kurdukları şanlı medeniyetlerin manevi dinamikleri olmuşlardır. Pek tabiî ki, bu temeller üzerinde yükselen medeniyetlerimiz, insanlara gerçek huzuru ve saadeti götüren sevgi medeniyetleri olmuşlardır. Hâlbuki bu medeniyetlerin, sevgi temeli üzerinde yükselen otoritesinden uzak kalan günümüz dünyası; kan ve gözyaşı sistemlerinin ortaya çıkardığı tüyler ürpertici tablolar seyretmekte­dir: Bosna'da, Çeçenistan'da, Azerbaycan'da, Filistin'de, Irak’ta, Keşmir'de, Afrika’da ve daha binlerce yerde.

 

Biz, bütün bu olumsuzluklara rağmen bugün, Ahmed Yesevî’ye giderken umutla doluyuz. Çünkü bütün Orta Asya ve diğer Türk illerinde bir zamanlar söndürülen kutlu ocaklar yeniden yanıyor artık. Bin yıl önceki vefa borcunu ödemek istercesine, Anadolu'dan kopup gelen mana erleri buralardalar şimdi. Her türlü sıkıntıya, meşakkate rağmen, dağıldıkları beldelerde yakıyorlar can ocaklarını... Eğer yolunuz düşerse bir gün, ta Çin sınırındaki Narın şehrine, orada bile görürsünüz ay-yıldızın altında tüten o kutlu ocağı. Gözyaşlarınızı tutamazsınız... Hele hele binlerce kilometre uzaklarda, garip hislerle dolup taştığınız bir sırada, bayilerde gördüğümüz Zaman gazetesiyle bir başka türlü olursunuz.

 

Vakit öğleyi biraz geçmiştir. On saate yakın süren uzun ve yorucu bir yolculuğun sonunda "Türkistan" tabelasını görünce, bütün yorgunluğumuz geçip gidiyor. Biraz daha ilerleyince, Leyla’sına kavuşan Mecnun misali, heyecan ve sevinçle dolup taşıyoruz: Menkıbelerini okuyup dinleyerek bugünlere geldiğimiz o şanlı gönül sultanının türbesi karşımızda durmaktadır bütün çekiciliğiyle... Yıllardır muhayyilemizde sakladığımız o kutlu ocağın karşısında, öylece bakıyor, bakıyoruz...

 

Yesi (Türkistan) şehri, Ahmed Yesevi ile dopdolu. Burası Orta Asya'nın kalbi gibi. Değişik yerlerden gelen insanlar, Sultan'ın huzuruna koşuyorlar.

 

Ahmed Yesevî türbesi, şu son şeklini Timur sayesinde almış. Tipik bir Orta Asya mimarisi karakteri gösteriyor. Bir külliye şeklinde düzenlenmiş. Gözlerimize ve gönüllerimize aşina bir renk, bütün içtenliğiyle bize tebessüm ediyor. Bu renk, ta Avrupa içlerine kadar götürdüğümüz ve "Türk mavisi" diye millîleştirdiğimiz renktir. Anlatıldığına göre, Rus istilâsı zamanlarında, belli bir süre, Türkistan'ın en büyük binası olduğundan, Ruslar burayı kışla olarak kullanmışlar. Fazla şaşırmadık. Çünkü aynı şeyi II. Dünya Savaşı yıllarında biz de, Sultan Ahmed Camii'ni kışlaya çevirerek yapmıştık.

 

Hepimizi saran uhrevî bir sessizlik içinde, bölümleri birer birer geçiyoruz. Nihayet, Sultan'ın huzurundayız...

 

Sana, gönüllerimiz kurak, ellerimiz boş gelmedik, ey Hz. Türkistan!.. Müjdeler getirdik sa­na... Orta Asya'nın dört bir yanında tüten kutlu can ocaklarından derlediğimiz demet demet sevgilerle dolu olarak geldik... Senin, Diyâr-ı Rum'u Diyâr-ı İslâm yapmak için gönderdiğin gönül er­leri vasıtasıyla diktiğin fidanlar, milyonlarca sev­gi meyveleri verdi. Ve şimdi, Anadolu'nun yiğit erleri buralardalar... Senin, sevgi kumaşıyla gönüller dokuyan mânâ tezgâhlarını canlandırmak, küfrün silmeye - yok etmeye çalıştığı Tevhid sancağını yeniden yükseltmek için...

 

Şimdi artık, uçsuz-bucaksız topraklarda yüzlerce can ocakları tütüyor. Geleceğin o muhteşem, o yüce, medeniyetini kurmak için… Ve bunu hakikat yapacak "altın bir nesil"; en modern bilgilerle mücehhez, sevgi libasları kuşanarak için için demlenip kıvama eriyor.

 

Kalplerimizde heyecan, dillerimizde fatiha­larla sana geldik. Ey gönül sultanı, ey Allah'ın biricik Habibi'nin büyük aşığı!.. Senden el almaya gelenlere himmet eyle, boş çevirme.

 

Ayrılmak zamanı gelip çatmıştır. Gönlümüzü Yesevi Ocağı'nda bırakarak ayrılıyoruz. Yanımızda götürdüğümüz bir avuç toprağının, Dâr-ı Beka’ya geçtiğimizde, üzerimize serpilmesi dileğiyle...

 

 

—————

 

 (*) Tarih l, M.E. B. Yay. T.T.K. Bas. Sayfa 134, Ank. 1993.


  Editör :  Rıdvan GÖK

1675 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 30 Puan Verildi
 Kaynak :  R. Gök

 Kategori ¬ Gezi

  Yorum ( 1 )   

 Celal KÖSE

Tarih : 15.08.2009 13:06:29  

  Teşekkür

Kayıtlı İp: 78.167.20.149


Sayın Rıdvan Bey Öğeretmenin, Yıllar sonrada olsa sizlere olmasada yazılarınaza ulaşabilmekten çok mutluyum.D.Kent Lisesinden öğernciniz.
  Sayfalar : İlk Sayfa - [1] - Son Sayfa

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 1
 Bugün : 24
 Dün : 85
 Toplam : 142788
 Ip No : 3.235.62.151
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

Bilgilere Geçici Olarak Ulaşılamıyor.

 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.