Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Tarih - GEÇMİŞİN GÖLGESİ / Ercan HORUZ - Yeni Kalemler
   
 GEÇMİŞİN GÖLGESİ / Ercan HORUZ

GEÇMİŞİN GÖLGESİ / Ercan HORUZ
 Yazı Boyutu

 Tarih : 24.06.2011 - 19:34:43


Geçmiş hiç ölmez, içimizde hep yaşar ve kişilerle halkların davranış kalıplarını şekillendiren en önemli etkeni oluşturur. Yaşayanların renkleri, ölülerin anıları üzerine kurulmuştur.

 

Ercan HORUZ*

 

GEÇMİŞİN GÖLGESİ

 

 

Geçmiş hiç ölmez, içimizde hep yaşar ve kişilerle halkların davranış kalıplarını şekillendiren en önemli etkeni oluşturur. Yaşayanların renkleri, ölülerin anıları üzerine kurulmuştur.” (Gustave Le Bon)

Geçmiş – gelecek ilişkisini ortaya koyan çok çarpıcı bir söz… Hakikaten de öyledir. Geçmişin, yani tarihin gölgesi, daima üzerimizde dolaşır durur. Bu, çoğu kere farkında olmasak bile, böyledir. Biyolojik açıdan bakıldığında, yüzlerce sene önce yaşayıp gitmiş ecdadımızdan, bizde devam etmekte olan bir iz mutlaka vardır; ister fiziki görünüş yönünden olsun, isterse karakter yönünden… Toplum olarak da öyleyizdir. Yüzlerce, binlerce yıl ötelerden getirip taşımakta olduğumuz özelliklerimiz vardır.

İnsan toplulukları, farkında olsalar da olmasalar da, kendi geçmişlerinin izleri üzerinde biriktirdikleri sayısız hatıralarla; şekillendirdikleri, manalandırdıkları coğrafyaları vatanları bilirler. Çeşitli sebeplerle başka ülkelere giden insanların, oralarda senelerce yaşasalar bile, yana yakıla kendi yurtlarını aramaları bu yüzdendir. Oysa güneş, ay ve yıldızlar her yerde aynıdır. Göl, ırmak, dağ, deniz, orman, ova; çiçek, kuş, börtü-böcek… birbirinden ne kadar farklıdır ki?... Ama bütün bunlara yüklenen anlamlar farklıdır, onlarla birlikte oluşan hatıralar farklıdır.

Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı, bu başkalığı, bu müstesna milli coğrafya oluşumunu şu mısralarında ne kadar da güzel dile getirmektedir:

           Irkın seni iklîmine benzer yaratırken,

           Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış.

           Tarihini aksettirebilsin diye çehren,

           Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış…

Evet, bu milletin “çehresi”, “tarihini aksettirebilsin” diye çok uzun zamanların geçmesi gerekmiş; bu uğurda çok büyük bedellerin ödenmesi gerekmiştir. Bin üç yüz sene evvelinden seslenen Bilge Kağan; “Kanın göller gibi oldu, kemiklerin dağlar gibi yığıldı” derken, M. Akif Ersoy da, günümüze çok daha yakın zamanlarda, “Şüheda gövdesi bir baksana dağlar taşlar!...”  derken, bu bedelin ne kadar büyük olduğunu haykırmaktadırlar.

Biz bugün, tarihimizi aksettiren çehremizle, geçmişin gölgesini üzerimizde taşıyarak varlığımızı sürdürmekteyiz. Hem de bütün canlılığıyla… Genel hatlarıyla yapacağımız basit bir sıralamada bile bunu gayet yakından görebileceğiz.

Her şeyden önce, millet olarak, dünyayla çok ilgili ve komplekssiz bir bakış açısına sahip olduğumuzu belirtmemiz gerekiyor. Bunun tabii bir sonucu olarak da vermek, nihâyetsiz bir fedakârlıkla vermek, en büyük özelliğimiz olarak öne çıkmaktadır. Defalarca aldansak bile bu özelliğimiz değişmemiştir.

Oğuz Kağan Destanında geçen; “Yurdumuzu o kadar büyütelim ki, gökyüzü çadırımız, güneş de bayrağımız olsun” sözleriyle, Göktürk Kitabelerindeki; “Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldğında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine atalarım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş” sözleri ve Yavuz Sultan Selim’e ait olan; “Dünya bir hükümdara çok, iki hükümdara ise az gelir.” sözleri, ne kadar da benzeşiyorlar değil mi?

1991 Erzincan depremi sonrası, yıkıntılar arasından sağ olarak kurtarılan yaşlı bir Türk kadınının; “Evladım, bizi buradan kurtaran Allah, Bosna’daki kardeşlerimizi de, Azerbaycan’daki ve Filistin’deki kardeşlerimizi de kurtarsın!” sözleri, dünyayla ne denli ilgili oluşumuzun halk nezdindeki çok kuvvetli bir yansıması değil midir? Bir araya geldiğimiz eş-dost toplantılarında; dünyaya ve ülkemize kendimizce düzen verişimiz(!), çeşitli görüşler ileri sürmemiz başka ne ile izah edilebilir?

Dışımızdaki dünyaya karşı olan bu ilgimiz, sadece sözde devam etmekte de değildir. Müteşebbislerimizin birçok alanda yeryüzünün her tarafında halen, ne fedakârlıklarla, nasıl atılımlar gerçekleştirmekte olduklarını memnuniyetle takip etmekteyiz. Demek ki, “Türk cihan hâkimiyeti” ülküsü, mahiyet değiştirmekle beraber, hâlâ damarlarımızda akıp gitmektedir.

Millet olarak taşıdığımız tarihî bir özelliğimiz de saf ve çok affedici oluşumuzdur. Asırlar boyunca, o kadar yıkımlar yaşamamıza, o kadar katliamlara uğramamıza ve dayanılmaz acılara maruz kalmamıza rağmen; bütün bunları, kısa bir zaman sonra unutabilmiş, düşmanlarımıza her defasında dostluk elimizi uzatabilmişizdir. Uzaklara gitmeye ne hacet; Balkan savaşlarının, I. Dünya Harbinin ve İstiklal Mücadelemizin korkunç kayıplarından ve acılarından kaç kişi bahsediyor ki bugün? Bu büyük alt üst oluşları, bu büyük kayıpları milli bir romantizm halinde yaşatabiliyor muyuz? Dediğimiz gibi, kolay unutmakta ve hep kendimizden vermekteyiz.

Ne yazık ki, karşımızdakiler bizden farklı hareket etmektedirler. Ermeniler, Yunanlılar, Sırplar, Ruslar ve Avrupa milletleri; görünüşte gizleseler bile, düşmanlıklarını gelecek nesillere bir milli miras olarak devretmeyi sürdürmektedirler. Bakınız, çok yakın bir zamanda yazdığı Tarihte Yıldızın Parladığı Anlar adlı kitabında Stefan Zweig nasıl bir çağırıda bulunuyor:

“Ey Hıristiyanlık! Ey salibe bağlı olanlar, uyanınız. Barbarların Ayasofya’dan indirdikleri altın haç yerde sürünmektedir. Bu altın haçı oradan kaldırmak, yerine koymak zamanı gelmiştir!...”

Milli çehremizde görünen bir başka özelliğimizi ise bir Batılı şöyle ifade etmiştir: “Üç Türk bir araya gelse devlet kurmayı düşünür.” Ne kadar da doğru söylemiş… Üzülerek söyleyelim ki, en eski zamanlardan bugünlere kadar bizi bir gölge olarak takip eden bu milli zaafımızdan çok çekmişizdir. Uzun tarihimiz boyunca, Türk toplulukları olarak, düşmandan çok birbirimizle çekişip durmamız yüzünden başımıza gelmeyen felaket kalmamıştır. Her zaman, ülkeyi ve milleti, kendi kuracağımız ekip tarafından çok daha ilerilere götüreceğimiz iddiasıyla neler neler kaybetmişizdir. Hangi birini sayalım: Orta Asya Türk toplulukları arasındaki savaşları mı, Selçuklu - Gazneli savaşını mı, Anadolu beyliklerinin birbirlerini nasıl yediklerini mi, Osmanlı - Timur ve Osmanlı - Safevi savaşlarını mı…? Yoksa aynı devlet yapısı içinde olmakla beraber; birtakım güç odakları oluşturarak, kendi yönetimini oluşturmaya çalışanların acımasız kavgalarını mı sayalım?

Bizi takip eden ve taşımakla her zaman için övündüğümüz / övüneceğimiz bir tarihi gölgemiz de, hiç şüphesiz, hudutsuz fedakârlığımızdır. Âh bu fedakârlık, bir de zamanında ve bıçak kemiğe dayanmadan olsa…  Yeri geldiğinde serden de yardan da geçmesini pekâlâ biliriz, fakat çoğu kere, “atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra”… Artık bundan sonra ne kurtarabilirsek, onunla yetinmeye bakarız. Kurtardıklarımız çoktur muhakkak, ama ya kurtaramadıklarımız… Daha mı azdır acaba?...

Son Avrupa Futbol Şampiyonasında sergilediğimiz görüntüyü hatırlayalım… Son raddeye gelindiğinde, yaptıkları o çıkışla; rakiplerini, lal edercesine, hayrette bırakan futbolcularımızın durumu, bu milli özelliğimizin bir yansıması değil miydi?

Bizi adım adım takip eden bir gölge de “göçebelik” anlayışıdır. Görünüşte, yerleşik hayata geçtiğimizden bu yana, yüzyılları geride bırakmışızdır. Fakat genlerimize kadar işleyen bu “göçebe”liği, şimdi de derinden derine yaşamaya devam etmekteyiz. Bu özelliğimizden olsa gerek, geçmişe, ondan bize intikal edene takılıp kalmayı pek sevmeyiz. Çünkü önümüzde ulaşılacak yeni yerler, yeni hedefler vardır sürekli ve ‘çadırımızı söküp’ bir an önce gitmek lazımdır… Bir yere ‘çadırı durduğu kadar’ ait olan kişiden, orada ebedi olarak kalabilecek hangi eseri yükseltmesini bekleyebilirsiniz? Burada şunu sormak gerekir: Acaba kaç Türk ailesi, bugün dedelerinden kalma evi korumaktadır, ya da onlardan kalma bazı eşyaları muhafaza etmektedir? Maalesef çok azımız bu soruya olumlu cevap verebilecektir.

Ya şehirlerimiz, İstanbul, Bursa, Konya, Erzurum, Urfa… hangisi, tarihi dokusunu ve ruhunu koruyarak yaşayabilmektedir? Mesela geçmişimizin muhtelif zamanlarına ait bir film çevirmek istediğimizde; gönül rahatlığı içinde bunu sağlayabileceğimiz kaç mahalle, kaç sokak bulabiliriz?

Hemen hemen kalmamıştır, çünkü hala göçebeyizdir, hala gurbetteyizdir ve gurbeti yaşamaktayızdır. Fikir adamlarımızdan Remzi Oğuz Arık, ne kadar güzel söylemiştir: “ Gurbet, galiba bizim Orta Asya’dan gelirken edindiğimiz, henüz dindiremediğimiz bir sızıdır. Anadolu’ya gelirken arkada ne kadar çok medeniyet, devlet, yurt, hatıra, sevinç ve eziyet bıraktık!”

Ah bu gurbet, ah bu göçebelik! Düşüncelerimiz ve tasarılarımız bile bu sebeple, hep günü kurtarmaya yönelik olmaktadır.

Peki, Avrupa öyle midir? Eski Paris, eski St. Petersburg, eski Zürih, eski Prag, eski Viyana … büyük ölçüde korunmaktadır günümüzde. Çünkü onlar “göçebe” değillerdir veya onu aşmışlardır artık. Onların tarihi mekânlarından, izinsiz bir taş bile oynatamazsınız. Şehirlerin modern görüntüleri, daha dışarılarda şekillenmiştir.

Görüldüğü üzere; geçmişin gölgesi bizleri adım adım takip etmektedir / edecektir. Onu, sonuna kadar da yaşamaya ve taşımaya devam edip gideceğiz. Her şeye rağmen, milli çehremizde görülen birtakım zaaflarımıza rağmen; taşımakta olduğumuz müstesna özelliklerimizle, insanlığın yüz akı olmuş, soylu bir milletin çocukları olduğumuzu asla unutmamalıyız. Gönlünde, bütün dünyaya yetecek kadar engin bir sevgi taşıyan bu büyük milletin, varsın, birkaç tane de zaafı olsun. Böyle komplekssiz, insanlık için hep iyilikler ve güzellikler düşünen güzide bir milletin varlığı, yeryüzünün nihai barışa ve huzura ulaşması yolunda çok büyük bir şanstır. Bu sebeple; milletimizin, eninde sonunda, layık olduğu gerçek yüceliğe mutlaka varması gerekir. Varacaktır da…

Geçmişin gölgesi hep içimizde yaşadığına göre, niçin ümitsiz olalım;  kutlu yarınların şanlı devirlerine kavuşabilmek adına, niçin emin adımlarla yürümeyelim… Her zaman içinde ve her şart altında büyük işler yapabilme kudretini de yüreklerimizde taşıdığımıza göre, muvaffak olacağız demektir.

 
 --------------------------------------
* Konya Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesi Tarih Öğretmeni
 

   


  Editör :  Rıdvan GÖK

798 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 25 Puan Verildi
 Kaynak :  ercan horuz

 Kategori ¬ Tarih

  Yorum ( 1 )   

 efe

Tarih : 19.10.2011 09:38:59  

  attürk

Kayıtlı İp: 188.3.54.192


çok iyisiniz :d
  Sayfalar : İlk Sayfa - [1] - Son Sayfa

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 23
 Bugün : 92
 Dün : 85
 Toplam : 74724
 Ip No : 54.161.49.216
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 5.9944 6.0052
  Euro 5.4057 5.4415
 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.