Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Köşe Yazısı - GÜL MEVSİMİNDEN BUGÜNÜN MEVSİMİNE: SU - Yeni Kalemler
   
 

Doğan KARA ¬

Doğan KARA

 GÜL MEVSİMİNDEN BUGÜNÜN MEVSİMİNE: SU

GÜL MEVSİMİNDEN BUGÜNÜN MEVSİMİNE: SU
 Yazı Boyutu

 Tarih : 07.04.2011 - 23:14:42


Kainatın en sevgili gülü, Sevgililer Sevgilisi Efendim... Açtığın günden beri Gül mevsiminin esiriyim. Işığına meftun oldum, ışığınla aydınlat gönüllerimizi. Dünyada visaline ermek mümkün değilse, ayrılık acısını çeken aşıklardan say bizi...

 

GÜL MEVSİMİNDEN BUGÜNÜN MEVSİMİNE: SU

Ben çorak ovalara can dağıtan; ümitsiz ve yalnız gönüllere neşe saçan; sesimle biçarelere sıhhat ümidi olan suyum. Irmaklarda yüzyıllardır akıp duran, üstüne köprüler yollar yapılan; okyanuslarda çelik bağırlı gemileri göğüsleyen hatta çeliğin de mizacına giren ve onu sertleştiren suyum. Varlığıyla yedi iklime can veren ama yalnız bir kişiye canını veren, gülistanlarda gülleri besleyen, ama yalnız bir gülün hasretinden beslenen suyum.

Kâinatın o en revnaklı gülünün hasretiyle yanar tüm âşıklar ve o hasretle tutuşur gönülleri. Ben ki suyum, ben dahi tutuşurum o Sevgili için.

Belki duymaz herkes, belki duysa da anlayamazlar sesimi ama akarken çıkardığım bu ahenkli nameler, aşkın terennümüdür. Varlığın sebebi gibi, varlığımın sebebi de aşktır. Ve ben, başımı taştan taşa her vuruşumda “Ah! Minel Aşk” diye inlerim.      

Bazen sesim o kadar çok çıkar ki cihanı titretir acı nidalarım. Ve bu figanlar dünyanın dört bir yanından duyulur aslında. Nefes alan tüm canlıların ayağının değdiği her yerde benden bir katre vardır çünkü. İşte bu yüzden girmediğim hane, akmadığım toprak ve değmediğim dudak yoktur benim.

Ama değdiğim dudaklardan hatırı dimağımda yer eden öyle bir kor vardır ki anlatmaya sayfalar yetmez ama susmaya da gönül elvermez. Sevgili’nin lal gibi kırmızı dudaklarının tadı anlatılsa da tükenmez. Sevgililer Sevgilisi’nin gül gibi yumuşak ve gül gibi pembe yanaklarına vasıl olduğum en bahtiyar demlerim bu hatıranın başlangıcıdır. Hani yıllar sonra tanıştığım üstadım Fuzuli; ismimi redif seçtiği ünlü naatında diyordu ya;

                  Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz
                  El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su

Ah! Sevgililer sevgilisi, her abdest aldığında güzel elleriyle benden bir parça alır ve gül yüzünü damlalarımla yıkardı, sonra yanaklarından sıçrayan her damladan binlerce rahmet denizi dalgalanırdı. Ben, milyonlarca aşığın hayal edemediği kadar yakın olurdum sevgiliye, kavuşurdum onun gül yüzüne.

Gülün yaprakları üzerindeki çiğ taneleri gülü nasıl besler ve onun endamına nasıl güzellik katarsa, Kâinat’ın o en güzel ve en revnaklı Gülü’nün yüzündeki bencileyin bir âşıktan kopan damlalar, onun yanağına da öyle güzellik katıyordu. Sevgililer sevgilisinin yanaklarındaki çiğ taneleri de, elbette tertemiz abdest suyunun inciler kadar parlak damlaları olurdu.

İşte ben,  bu beyitte de anlatıldığı üzere Sevgili’nin yanağını her okşadığımda rahmet denizine böyle açılırdım. Tasavvufta bizden her damla denizi özler ve hep bir umutla ona ulaşmak ister. Çünkü denizler, biz damlalar için vahdettir ve bizler sayılamayacak çokluğumuzla o vahdette kesreti oluştururuz. Her zaman da bu kesretten denize yani vahdete düşe kalka da olsa varmayı amaçlarız. Ve sevgilinin yanağında şereflendikçe rahmet denizine tevhit için akarız.

Belki çoğu insan telmih edemez bu beyitteki hatırayı ama ne mutlu bana ki bir seyahatinde Sevgiliye tesadüf etmiştim. Tebük’ten dönerken bir kuyuya rastlamış, mübarek gözleri kurumaya yüz tutmuş o kuyuyu seçmişti. Ben, o kuyunun dibinde azaldıkça azalmış, erdikçe erimiştim ve Efendimiz’in gelişini bir umut ışığı bildim. Göğsüme üç demir çubuk sapladı. Sonra ilahi bir mucizeyle damlaları sayılı olan bedenim, arttı, coştu, çağladı. Irmaklar bu çoğalışımı görünce şaşırdılar ama ben asla hayrete düşmedim. Kâinatın Efendisi, yüzüme gülmüştü. Hangi sevgili, aşığının yüzüne gülerek ona dünyayı ve yeniden yaşamayı bağışlayamaz ki?

Ruhu şad olsun, üstadım Fuzuli, bu anılarımı nakşetmiş şiirine. Benim o gün bir damladan çağlayışımı, yanağından saçılan damlaların oluşturduğu rahmet denizlerine benzetmiş. Hey koca şair, ettiğini gördün mü bana? Mazideki anılarım, hatıramın sahnesine çıkmaya başladı. Kâinat sanki dün yaratılmıştı…

Ben en güzel zamanlarımı Gül Devri’nde yaşadım elbet. Ama varlığım kâinatın yoktan var oluşuna kadar iner. Allah “Kün Muhammeda!” diye nida edip, önce Sevgili’yi ve sonra da onun nurundan kâinatı yaratınca benim görevimde başlamış oldu yeryüzünde.

İlk olarak Hazreti Âdem’in mizacına girdim. Rabbim, beni toprağa dost etti ve onunla tanıştırdı. Biz de toprakla birleşip, Allah’ın iradesiyle Âdem’in bedenini oluşturduk.

Sonra Rabbim, beni dünyaya da gönderdi. Gölleri, denizleri, okyanusları, benden yani sudan yarattı. Cümle bitkiler ve hayvanlar benden can buldu ve benden beslendi. İnsanlar ismimin anlamını “hayat”la bir tutsalar da canı bahşeden Rabbimdi ve beni canlılığın devamına vesile etti. Sonra Hazreti Havva’yı yarattı Rabbim, onun güzelliğini suya benzetti. Benim gibi duru, temiz ve saf olsun istedi. Yaradılış, işte böyle devam etti.  Lakin yine de, kâinat daha gelişiminin başındaydı.

Rabbim işte o anlarda gülü yarattı. Aslında Kâinatın Gülü, kâinat yaratılmadan önce var olmuştu. Bu gül, gücünü topraktan ve benden alan, rengi soluk ve hiçbir ışıltısı olmayan bir güldü. Ama şaşılacak şeydir ki bir bülbül her akşam o gülün dalına konuyor, acı feryatlarla ötüyor ve ona aşkını ilan ediyordu. Bıkmadan usanmadan bu defaati her günbatımında tekrar ediyordu. Gül, naz uykusundan uyanmıyor bülbülse bitmez tükenmez bir kuvvetle terennümlerine devam ediyor ve aşk neşidelerini asla yarıda bırakmıyordu.

Sonra gül, sabah olunca naz uykundan uyanıyor ve bülbülün azmini gören goncası hafif soluk bir renkte açıyordu. Bir gün gece olunca zalim gül, naz uykusundan gizlice uyandı ve rakibin emrine verilmiş dikenleri, bülbülün sinesini dağladı. Sevgili, aşığının mestliğinden yararlanmış ve onun kanını hile ile dökmüştü. Hani üstadım Fuzuli diyordu ya;

                  İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile
                  Gül budagının mizacına gire kurtara su

Çok zeki bir şair olan üstadım bu efsaneyi yazdığı gibi gülün bu elemden aldığı hazzı da yazmış şiirine. Bülbülün sinesinden akan kanlar, gülün mizacına girmiş ve onun goncasını alevden bir kor haline getirmişti. Bülbülün kanı hile ile güle renk vermişti. Gül susuzluğunu bu yolla gidermiş ve bülbülü aşk şehidi yapmıştı.

Üstadım benden iki şey istiyordu burada. İlki, bir su olarak gülün mizacına girmem,  huyunu değiştirerek onu bu yoldan vazgeçirmemdir. Biliyordu ki giremediğim beden yoktur benim. Bu isteği o yüzdendi.

İkincisi, gülün budağına girerek bülbülün al kanını sulandırmam ve gülün haince kurduğu planı altüst etmemdi. Üstadım yine biliyordu ki su bir renge katılırsa o rengin göz alıcılığını bulandırarak azaltır. İşte bu yüzden ikinci olarak bunu istedi benden.

Ben, ikisini de denedim, gülün mizacına da girdim ama ne o al kanı seyreltebildim ne de gülü bu yoldan vazgeçirebildim.

Bu hadiselerin üstünden günler geçiyor, zaman hızla akıp gidiyordu. İnsanoğlu bu olayı efsane olarak nitelendiriyordu artık. Ben de dile gelip hakikati haykıramıyordum.

Geçen zamanla birlikte insanlık da ilerliyordu. Önce benim etrafıma köyler kuran insanlar, sonra kanallar açarak beni yönlendirmeyi akıl ettiler. Böylece beni ve arkadaşlarımı tarlalarına bıraktılar. Bizler de o tarlalardaki ürünleri besleyerek onların yapraklarına can olduk. Sonra bizi topraktan yapılma su kanallarına koydular. Çeşmeler inşa ederek, bizi halkın hizmetine sundular.

Bir gün, o güzel yüzlü Yusuf Peygamber; önce Nil’den taştığımı, sonra tamamen çekilip kuruduğumu gördü rüyasında. Bunu; bereketin ardından gelecek kıtlığa yordu. Dediği oldu ve rüyası sayesinde kıtlığa da çare buldu.

Günler geçti, Rabbim İbrahim Peygamberi, önce en sevdiğini kaybettirip, sonra buldurarak imtihan etti. O güzel gözlü İsmail Peygamber yokluk anında susuzluktan kavruluyordu lakin Rabbim suyun kolayca onun ağzına gidivermesini istemedi. Ama o sırada zemzem suyu, ona ulaşmak için epey çabaladı. Rabbimin dileği oldu. Oğlu için iki tepe arasında çırpınan fedakâr kadının önüne, ihsanı bol Rabbim mübarek zemzem suyunu serdi. O zemzem ki dünyadaki en şifalı, en faydalı suydu ve sırrı yüzyıllar sonra bile çözülemeyecekti.

İsmail Peygamber, o kutlu sudan kana kana içti ve susuzluğunu giderdi. Zemzem kuyusu bütün İslam yurdunda ün saldı. Kâbe’yi ziyaret eden ve Sevgili’nin yurduna yüz süren hacılar yanlarında hep o sudan götürdüler ve derman bulamadıkları dertlerine şifayı onda aradılar. Çünkü çöllerin altından binbir zahmetle yol alan bu su için Sevgili, tatları tadı, hastaların şifası demişti. Ve zemzem suyunu yani suların en güzelini överek bizi de böylece onurlandırmıştı.      

İbrahim Peygamberin üstünden yıllar geçti. Kimi zaman Nuh tufanında olduğu gibi yeryüzünü kapladık, kimi zaman kavurucu sıcaklarda yerimizi kuraklığa bıraktık. Sonra günler geçti, İsrailoğulları bir zamanlar hükmettikleri Mısır’da hürriyetleri ellerinden alınmış köleler haline geldiler.

İşte o insanlara bir umut ışığı olarak gönderilen Musa Aleyhisselam’ı da suları epey çetin olan Nil nehrinde ben taşıdım. Musa, Allah’ın buyruğunu insanlara duyurup onları Kızıldeniz önlerine getirdiğinde, Rabbimin buyruğu ile adeta göğsüm ikiye yarıldı ve sularımın arasından Mısır’ın esirleştirilmiş halkı, onlara vaat edilen kutsal toraklara doğru yol aldı.

Bu zamana kadar daha nelere şahit olmamıştım ki: Yunus peygamberin yolculuğunda ona rastlamış, Hazreti Süleyman’ın yüzüğünü balığın ağzında görmüştüm. Helak olan kavimlerden, dalalete düşenlere kadar birçok olaya da tanıklık ettim.

Ama gördüklerimin hiçbiri Gül Devri’ndeki kadar göz alıcı ve gönül kaplayıcı değildi. O çağlarda; ezelde gönle düşen korun, yeniden yanmaya başlamasıyla Efendimiz’in nurunda Allah’ın cemaline kanat dokunduranlar, aşkın ateşiyle kavrulmaktaydılar. Gül’e naatlar yazmakta, gül yağları sürmekte ve Gül adını zikretmekteydiler.

Maneviyatın ve en çok da aşkın doruklarda yaşandığı bu zamanlarda, Kâinata ışığını veren Gül’ün kadifeden yumuşak yapraklarını sevgiyle okşamakta ve ondan ayrı kaldığımda da visalin yolunu gözlemekteydim.

Bir gün üstadım Fuzuli,  Bağdat yakınlarındaki memleketi Kerbela yurdunda Dicle’nin asi sularını seyre dalmış ve kıbleye yani Gül diyarına doğru akışımın, aşkın verdiği vuslat hissi ve isteği olduğunu anlamıştı. Ve yine Dicle’yi izlerken yazdığı su redifli naatında bu sırrı şöyle beyan etmişti:

                   Ravza-i kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr
                   Âşık olmuş galibâ ol serv-i hoş-reftâre su

O su ki; bir cennet bahçesine benzeyen Sevgili’nin yurduna durmadan büyük bir azim ile akıp duruyor, galiba o serviye benzeyen Sevgili’ye âşık olmuş.

Evet, doğruydu! Sevgili’nin ayağını öpmek için onun gerçek bir cennet olan yurduna akıp duruyordum daima. Sevgili bir gün demişi ya hani “Benim evimle mescidim arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir.” diye, işte ben o bahçede Sevgili’nin ayaklarına kapanmak, ona yalvarmak, yakarmak istiyordum. Aciz bir aşığı olarak ondan medet isteyecek, deva dileyecektim. O servi boylunun yanından akışım da hep bu sebeptendir.

Üstat, daha sonraki bir beyitinde, belki bu konuyu tam ifade edemediğini düşünerek belki de fazlaca ehemmiyet vererek şöyle demişti:

                  Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl
                  Başını taşdan taşa urup gezer âvâre su
          

O su ki; ayağının toprağına ulaşmak, belki ona kapanmak ve aşkının azabını daha iyi yaşamak için, durmadan, dinlenmeden ve yorulmadan ömürler boyunca başını taştan taşa vurarak geziyor, avare avare aşını söylüyor…

Heyhat! Şairlerin en büyüğü, ne güzel ifade etmiştin damlalarıma sığmayan çaresiz duygularımı. Ben - yani Dicle’nin bıkmadan usanmadan, daima güneye ve Sevgili’nin yurduna akmak için çabalayan berrak suları-  işte bu aşkın sarhoşluğundan başımı taştan taşa vuruyor ve Sevgililer Sevgilisi’nin ayağının toprağını öpmek nasip olmayınca da böyle kendimi harap ediyordum. Avare gezişim; aslında Sevgili’nin cemal mumuna yönelişim ve ona doğru gitmekten kendimi alamayışımdan yani Sevgili’nin karşı konulmaz cezbesinden kaynaklanıyordu. Ve aşkı anlamayan biçare gönüller, bu arayışımı serkeşliğime vuruyorlardı.

Ah! Bencileyin bir su zerresi için, bırakın Sevgili’nin ayağının altındaki toprağa ulaşmak, onun hayalini düşlemek bile çok büyük bir ihsandır ve elbette aşığa düşen; bu ihsana canıyla karşılık vererek aşkın şehitlik mertebesine yürümektir.

Ne yazık ki bir su damlası olarak Sevgili’ye canımı sunamadım ama yollarda, sokaklarda ya da Kâinat’ın Gülü’nün varlığıyla şereflendirdiği herhangi bir yerde, ona tesadüf edebilmek için ayaklarının sesine tüm dikkatimi verdim. Yürüyüşü çok ötelerden belli oluyor; gönülleri şenlendiren gül kokusu rüzgâra kendini kaptırarak Sevgili’yi bekleyen dostlarına haber gönderiyordu.

Belki uzun yıllar onu beklediğimden, belki ona ulaşamamanın elemini bildiğimden söylüyorum, belki de hicran ateşini gönlünde hisseden Allah dostlarını tanıdığımdan bu hissi dillendiriyorum: bir su damlası için bile Sevgili’yi beklemek çok zordur. Hele ki beklenen âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz ise…

Hani diyordu ya üstat ünlü naatının matla beyitinde:

                  Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlare su
                  Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

Saçma ey göz akıttığın yaşarı gönlüdeki aşk ateşine, çünkü bu denli kuvvetli yanan ateşlere su çare kılamaz…

Bir gün, aşkı gerçekten gönlünde yaşayan bir aşığın gözlerinden damla damla gözyaşı halinde süzülüyordum. Üstadım Fuzuli ise o bir çift göze seslenerek boşuna gözyaşı akıtmamasını söyledi. Çünkü gözyaşı maddi dünyada yer alıyordu ve manevi bir ateşi söndürmeye elbette muktedir değildi. Hem o can mumunun ortasında yanan ateş, Galib Dede’nin de dediği gibi asumanın fanusuna sığmayacak büyüklükteydi ve ne kadar gözyaşı akıtırsa akıtsın, o bir çift aciz göz asla o ateşi söndürmeye kâfi olamayacaktı.

Oysa ben bile sebebiyet vermek istemezdim böyle bir ateşin sönmesine. İnsanı olgunlaştıran ve gerçekten insan yapan aşk,  belki birkaç damla gözyaşıyla beslenebilirdi; tıpkı ateşin, serpilen suyla daha da kuvvetlendiği gibi. Ama asla sönmezdi çünkü Allah’ın Sevgilisini sevmek gerçekten iman etmekti. Ve ben tarih boyunca, hüznü hatırlatarak gözlerden süzülecek ve gönlü besleyecektim. Bu rolüm, suyun sadece maddi ve bedeni olarak kullanılabileceğini savunan insanlara belki cevap niteliği taşıyacaktı.

Gül Devri’nde Gül’e ettiğim hizmetler bununla da sınırlı kalmadı.  Üstat, Efendimiz’in bir mucizesi olan katı taştan su çıkarma olayını telmih ettiği beyitinde şöyle diyordu:

                  Kılmağ içün tâze gülzâr-ı nübüvvet revnakın
                  Mucizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su

Peygamberliğin parlak gül bahçesini her dem taze tutabilmek için, onun mucizesinden dolayı katı taş su çıkarmıştır.

Ne kadar geniş bir dönem kastediliyor aslında. Hz. İsa’dan bu yana dünyayı başka nebiler şereflendirmemiş ve adeta peygamberliğin gül bahçesi kurumuştu. Ben, maneviyata da hizmet etsem de bu bahçeyi sulayamamış ve ona eski tazeliğini verememiştim.

Cihanın eşsiz Gülü bu bahçeye eski revnakını bağışlarken bunu bir mucizeyle destekliyordu. Bir gün huzuruna gelerek sudan mahrum olduklarını ve kuraklıkla mücadele ettiklerini söyleyen insanlara Efendimiz, yedi taş vermiş ve bu taşları okuyarak kuyuya atmalarını söylemişti. Onlarda bu söze kulak vererek denile uymuştu ve sonunda kuyunun dibinden fışkırmış ve Efendimiz’in mucizesini dünyaya haykırmıştım.

Ama bilmiyorum Fuzuli bu beyiti hangi görünen olaya dayanarak söylemişti? Acaba yaşadığı Bağdat ilinde, gül bahçeleri benden mahrum mu kalmıştı da böyle bir şey düşünmüştü? Acaba güller yokluğumda kavrulmuş muydu sıcaktan? Yoksa kavrulan, insanların gönüllerindeki gül bahçeleri miydi; duygusuzlaşan ve aşktan uzaklaşan gönülleri mi?

Şu da bir gerçektir ki; bahçıvanlar beni bin bir zahmetle güllerin dibine yönlendirseler de, çeşitli eziyetlerle gül bahçelerinin güzelliğini arttırmak için çabalasalar da artık Efendimiz gibi eşsiz ve benzersiz bir gül açılmayacaktır. İşte bu yüzden sesleniyor ya üstadımız bahçıvanlara, boşuna uğraştıklarını söyleyerek;

                  Suya versün bâğban gülzârı zahmet çekmesün
                  Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gülzâre su

Ben suyum ve dünya yaratıldığından bu zamana kadar dolaşmadığım diyar, görmediğim çehre kalmadı. Bu aciz su damlası, Sevgili’nin gül yüzü gibi bir gül görmedi çünkü onun gül yüzü tekti.

Sevgili’ye ulaşamayan kimi âşıklar ise kabirlerinin topraklarından testi yapılmasını istediler ve bu testiden Sevgili’ye sunulacak suyla kavuşmayı düşlediler. Ben, o testiden akarak Sevgili’nin dudaklarına ulaşacak ve o âşıklar için Sevgili’yle hasret giderecektim.

Sevgili’nin mezarını onarıp tamir eden mimarların susuzluklarını gidermek için, güneş çeşmesinden bol bol inecek ve onlara ulaşacaktım. Tıpkı Miraç gecesinde Efendimiz’in feyzini bir su damlası olarak tüm yıldızlara ve gezegenlere ulaştırdığım gibi.

Cehennem korkusuyla yanıp tutuşan gönüllerin gam ateşini ihsan bulutundan akarak söndürecek ve onları rahatlatacaktım.

Mahşer günü, cümle kullar gaflet uykusundan uyandığında ve uyanan gözler Sevgili’nin hasretiyle beni gözlerinden akıttığında; Sevgili, kendisine susayan gönüllere vuslat çeşmesinden beni bardak bardak sunacaktı. Benden içen canlar, vuslata kanacak ve Sevgili’den kendilerine tatlar devşireceklerdi.

Zaman eksildi fakat eksilen zamana rağmen bana duyulan önem hiç değişmedi. Kimi zaman: “Midyenin ağzına düşse inci olur, yılanın ağzına düşse zehir” dendi, kimi zaman çorak ovalar benden beslendi, kimi zaman âşıklar Sevgilinin kapısında “Bir içim su!” diye seslendi.

Kimi zaman sevgililer Boğaziçi’nde Göksu ve Küçüksu derelerinde benim huzurumda eğlendi, kimi zaman ismim konaklara verildi. Kısacası hayat, benim var olduğum yerlerde devam etti.

Gül Mevsimi’nden yüzyıllar sonra insanlar, suyu evlerini ısıtmada kullandılar, heba olmasın diye damla damla bitkilerinin dibine akıttılar. Beni musluklara sığdırarak evlerinin içine aldılar. Kristal işlemeli sürahilerinde soğutarak misafirlerine sundular. Gül şerbetlerine katarak ikramlarda bulundular. Bir damlam dahi zayi olmasın diye büyük tesislerde arıttılar ve adıma meclisler düzenlediler.

Belki bana atfedilen bu önem, kaynağını Gül Devri’ndeki ihtişamımdan alıyordur. Belki bir çiğ tanesi gibi Sevgili’nin yanağını okşadığım günler unutulmamıştır da ondan üstüme titreniliyordur şimdi. Belki, bir su zerresine sığan o yüce aşk, hatıralarda kalmıştır da “Acaba…” deniliyordur merakla…

Acaba bu su damlası da değmiş miydi sevgilinin yanağına? Acaba bu zerrede gül devrinden bir tat var mıdır hala?..

 

Doğan KARA


1070 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Yazıya Toplam 64 Puan Verildi
 Kaynak :  Doğan KARA

 Kategori ¬ Köşe Yazısı

  Yorum ( 3 )   

 ...

Tarih : 14.04.2011 20:09:31  

  teşekkürler

Kayıtlı İp: 88.254.15.109


Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl Başını taşdan taşa urup gezer âvâre su Diclenin bıkmadan usanmadan, daima güneye ve Sevgilinin yurduna akmak için çabalayan berrak suları- işte bu aşkın sarhoşluğundan başımı taştan taşa vuruyor ve Sevgililer Sevgilisinin ayağının toprağını öpmek nasip olmayınca da böyle kendimi harap ediyordum. :)) bu beyite getirdiğin yorumu daha sen bu yazıyı yazmadan seden duymak daha güzel.d bu ayrıcalık içın teşekkürler:))
 Ferhat

Tarih : 11.04.2011 00:11:23  

  Harika...

Kayıtlı İp: 78.165.191.134


Doğanım ellerine sağlık...
 mert ayanoğlu

Tarih : 09.04.2011 10:22:14  

  bu harika yazı hakkında bir yorum

Kayıtlı İp: 62.248.66.121


tebrik ederim çok güzel bir şekilde anlatmışsın
  Sayfalar : İlk Sayfa - [1] - Son Sayfa

 Bu Yazara Ait Diğer Yazılar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 1
 Bugün : 89
 Dün : 76
 Toplam : 115719
 Ip No : 35.175.180.108
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

Bilgilere Geçici Olarak Ulaşılamıyor.

 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.