Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Deneme - TAKİB-İ AŞK - Yeni Kalemler
   
 

Doğan KARA ¬

Doğan KARA

 TAKİB-İ AŞK

 Yazı Boyutu

 Tarih : 25.03.2011 - 23:22:53


Aşk.. Ne zamandır unuttuğumu sandığım ve kendimi buna çok zor inandırdığım, hiç bilmediğim bir isimle, tanımadığım bir yüzdeki bir çift yakıcı göze beni müptela kılan en vakitsiz kıpırdanışımdı benim. ...

 

TAKİB-İ AŞK

(Ah! Minel Aşk)

                   Aşk…  Ne zamandır unuttuğumu sandığım ve kendimi buna çok zor inandırdığım, hiç bilmediğim bir isimle, tanımadığım bir yüzdeki bir çift yakıcı göze beni müptela kılan en vakitsiz kıpırdanışımdı benim. Bu kuvvetli duygu, bir günün ışıklar saçan parlak sabahında iyice takatsiz düşmüş kalbimin derinliklerinden çıkıverdi zamansızca. Ne olduğunu, nerede olduğunu anlayamadım önce. Sonra bu üç harf, içimin derinliklerinde birleşip süzülmek isteyince havaya, durumun vahameti kendini gösterdi.

                    Aşk değil miydi zamansızlığı ve beklenmezliği seven? Âşık değil miydi bir aşk seline kapılıp can vermek için deliren? Ve sevgili değil miydi uğruna canlar isteyen?

                    Aşk üstüne düşeni yaptı ve zamansızlığını ortaya koydu, şimdi görev sırası bendeydi. Önce bu aşk seline kapılıp gitmeli ve sürüklenmeliydim.

                    Ağır adımlarla, elimdeki kitabın güzelliğiyle mest olmuş bir halde yürüyordum. Bu kitap, benim birazdan içinde bulunduğum durumu açıklayabilecek belki en muhteşem eserdi. Doğunun göz bebeği, şairinin biricik dürdanesiydi. Bu kitap, yüzyıllarca aşkı yönetmiş bir anlayışın kâğıda dökülmüş şekliydi. Fuzuli’nin büyük eseri Kitab-ı Leyli vü Mecnun, yani namı diğer Leyla ile Mecnun Mesnevisiydi. Elimde aşkı hisseden ve hissettiren bir kitap varken insanın gönlü nasıl boş kalabilirdi?

                   Önce dilim lal oldu sonra bir fırtına bürüdü etrafımı. Bu öyle bir fırtınaydı ki, kalbimin köhnemiş mühürlerini bir bir kırıyor, artık açılmayacağını umduğum sandıklara itinayla sakladığım aşk kelimelerini bir rüzgârla ortalığa savuruyor ve benim birden gelişen bu hale mutlak suretle uymamı istiyordu.

                  Gönlümden bir anda geçen bu hayaller, yerini bulunduğum çevrenin anlık tasvirlerine bıraktı. Feleğin ansızın karşıma çıkarttığı o ruy-i peri, hızlı ritimlerle atan kalbimden hızlı adımlarla uzaklaşmaktaydı. Bu, bana Mecnun’un Leyla’yı mektepte ilk gördüğü anı hatırlattı. Hani o gün, Leyla’dan bir kıvılcım düşmüştü ya Mecnun’un gönlüne, gözlerine ilk baktığı anda vurulmuştu ve o anda aklını tüm dünyaya kapatıp sadece Leyla’ya yöneltmişti ya. İşte sanki o anı yaşamış ve Leyla’nın delisini gönülden anlamıştım.

                    Aşk, sevilenin gözlerinden bir kıvılcım gibi düşerdi sevenin gönlüne. Sonra bir hilal gibi doğardı karanlık geceye nazır. Yavaş yavaş büyür, yangınlara dönüşür, ateşi dahi yakardı adeta. Dolunay olurdu sonra… Seven o gün oruç tutar, aşkın savmını çeker; sonra bayram eder, îydine ererdi mutlulukla. Ve riyasız, saf ve temiz sevenlerin dolunayı hiç azalmazdı ömürlerinde bir daha.

                   Gönlümde peyda olmuş bu aşk korunun dumanları, bir anda kendimden geçmemle ve adeta bir sekr halinde dilimden “Ah!” nidasıyla çıkıverdi. Nereye baksam onu görüyordum çünkü etrafımda. Aşk değil miydi yolun başında ateşinin dumanlarını ah olarak çıkartan ve sevileni hülyalara gark ettiren?

                    Neden sonra ayaklarım, mesafenin açıldığını görerek aniden ileri atıldı. Meğer onlar da süratlerini göstermek için kalbime böyle bir aşk ateşinin düşmesini bekler durularmış. İşte o vakit, ansızın gelen bu aşk için, saçlarımın ansızın rüzgâra uyduğunu hissettim.

                     Bu; mumun ışığını karanlık gecede ilk fark edişim, onun şulesine ilk yönelişim ve içimde oluşmaya başladığını hissettiğim bir cezbeyle etrafında ilk kez dönmeye başlayışımdır. Bu, şairin tabiriyle yârin cemalinin mumuna ilk müptela kesilişimdir. Bu; şairin belki de en büyük hayalidir. Ve biliyorum ki, benim mum çevresinde çizmeye başladığım bu çember git gide daralacak ve gün gelecek yâre vuslat, yanarak can verme suretiyle de olsa hakikat bulacaktır.

                    Ben, bir aşk şarabıyla mest olmuş giderken yârin peşinde; o, beklenmedik bir hareketle yan tarafa sapıverdi. Büyük bir şaşkınlık ve birazda kaybetme endişesiyle bende uydum gittiği yola. Artık düşünemiyor, muhakeme edemiyor ve mantığımı bir türlü öne çıkaramıyordum. Tam bir sarhoşluk halindeydim aşkın etkisiyle. Aklımı önde giden kıza kapatmış, gönlümü öne çıkarmıştım aynı Mecnun gibi. Artık düşünmek değil hissetmek vardı. Akıl değil gönül vardı. Dünya değil sadece önümde yürüyen peri vardı. O benim merkezime yerleştirdiğim Leyla’m olmuş ben de onun bendesi, pervanesi, Mecnun’u oluvermiştim. Aşk ne garip şeydi, şimdi her şeyi alt üst edivermişti.

                    Neden sonra, ahenkli adımlarının çıkardığı tıkırtıları benim aceleci ayak seslerim bozmuş olacak ki arkasına dönüp sırtını kime çevirdiğine bakmak istedi ve yüzünü ilk o zaman gönlüme bahşetti. İlk o zaman seçebildim saklı kalmış hazineyi. Fakat böyle bir güzelliği kâğıda beyana ne benim gücüm, ne de gönlümden geçen kelimelerin kudreti yeterli gelebilirdi. Zaten, o güzelliğe kâğıt dahi ortak olsun istemedim.

                    Hayretimi ve ona meftun oluşumu gizleyememiş, bir an ayaklarının önünde eriyip gittiğimi ve kaldırım taşları arasında katre katre yittiğimi hissettim buruk bir sevinçle.

                    Bu; şem-i yâre ilk kanat dokunuşum ve kanadımı aşk mumuna ilk yandırışımdır. Bu; aşkın lezzetini, azapta ilk tadışımdır. Zaten lezzet değil midir azaptan gelen? Şimdi bu lezzetin verdiği hazla ve aşktan gelen yoğun cezbeyle iyice yaklaşmaktaydım muma, öyle ki ona ilk dokunuşum da gerçekleşmişti zaten.

                     Anlık hayallerim, aşk takibinin ve ahenkli sesin yeniden başlamasıyla bölündü. Şimdi sadece onu düşünen aklımla ve aciz gönlümle ona yönelmiştim ve bu coşkun selde hoyratça sürüklenerek gidiyordum bir ışığın peşinden. Karşı koyma yetimi çoktan kaybetmiştim.

                      İrade ki zaten âşıklarda bulunmaz, bulunsa bunun adına aşk denilebilir mi? Belki heves denilir, hevadan gelen nefse hizmet denilir. Ama bu, asla gönle hitap edemez, ruhu yakıp kavuramaz ve aşığı olgunlaştıramaz.

                     Sarhoş çoktan şarapta aklını zayi etmişken bir de yalpalama diye emredilir mi? Aşk beni benden alıp ayıklık yerine sarhoşluğu bırakmışken nasıl olur da karşı çıkarım bu dönüşe, bu aşk takibine? Aşka meyleden bu gönül şarabı, bende irade mi bıraktı sanki? Hem aşkı sevgiden ayıran, aşkın insana hükmetmesi değil midir zaten?

                      Ama yine de nereden bilebilirdim muma doğru bu sürüklenişin, bu dönüşü olmayan gidişin bir başlangıcı şekillendireceğini ve günü geldiğinde tüm hayatımı etkileyeceğini? Belki bilmeyişimdendir gönle duyduğum bu sitem. Hiç şüphe yok ki geleceği bilebilseydim beni iyiden iyiye saracak olan bu mutluğun ayaklarımın ve onların bu amansız takibi sayesinde olacağını görürdüm.

                     Derken, bu gidiş sırasında kendimi haddinden fazla belli etmiş olacaktım ki bir anda gerçekleşen her şey gibi ahenkli ayak sesleri de bir anda kesiliverdi. Ve onun kendinden emin başı, pür dikkat bana yöneldi. Ne yapacağımı şaşırmış bir halde adeta ortada kalakaldım. Sandım ki nehirler ve tüm okyanuslar yöneldi üstüme, sandım ki yıllar yılı beklediğim ecelim çaldı kapımı, sandım ki artık çıkış yok, yar için ölmek ve yanarak can vermek bu ana kısmettir.

                     Ben kendimden vazgeçmek üzereyken lal gibi kıpkırmızı dudakları aralandı ve sorgulayıcı bir eda ile havaya dağılan ince kelimeleri süveyda merkezinde yer edinmeye, kalbin ortasında var olduğu sanılan o siyah noktada yani kalpteki o gizli günahta birleşmeye başladı.

                     Sesinden sezdiğim sağlam bir cesaretle “Yoksa takip mi ediliyorum?” deyiverdi.

                     Tam o sırada ruhumla sarsılmaz bir uyum içinde çalışan bedenimde bir görev değişikliğinin zuhur ettiğini hissettim. Bayrağı ayaklarımdan alan ağzım dilim ve dudaklarım bir işbirliğinin kusursuzluğu ile bana yöneltilen soruya cesurca yanıt verecekti. Zaten aşk cezbeye kapılmış aşığın cesaretini arttırmaz mıydı? Zaten pervaneye dönüşlerini daraltıp canını feda ettiren aşkın bunca cesareti değil miydi? Hiç şüphe yok ki, aşk cesareti arttırmasaydı mecnunleyin âşıkları nasıl âleme rüsva edecekti? Böylece cesareti doruklarında hissederek ağzım dile geldi “ Hayır elbette sizi takip etmiyorum. Ama elimde olsa keşke… Ayaklarım, bana çizilen aşk yolundan ve yıllar yılı aradığım aşkımın ardından gidiyor.”

                      Tanımadığım birine aniden ettiğim bu aşk beyanı hiç şüphe yok ki bir melâmet emaresiydi yani bir kınanmışlık göstergesi. Namı diğer eski şark töresi…  Bu; sevgiliden başka bir şeyi önemsemeyip kendimi gönle kaptırdığımın ve akla uygun davranmadığımın açık bir göstergesiydi. Kaynağını da aşkın verdiği o cesaretten alıyordu. Âşıkların boynuna bela zincirini takıp âleme rüsva eyleyen de, Mecnun’u çöllerde bir dağ delisi eden de işte bu kınanmışlıktı ve ne mutlu bana ki ondan bir parça koparmıştım.  Ve aynı zamanda kanadımı aşk mumuna ikinci değdirişimdi, bu lezzeti de ikinci tadışım… Ne mutlu bana ki sadık bir âşık olma yolunda ilerliyordum.

                     Ona verdiğim cevap tamamen içimden geçen kelimelerden oluşuyordu ve sözün insanlardaki tesirini gözler önüne serecek kadar güçlüydü. Ve şimdi kalbimden onun kalbine akan bu sevda sözleri elbette ağırlığını gösterecekti.

                     Ortalıkta dolaşan derin sessizliği yine benim dilim bozdu, aklı bedenden iyice kovarak. Aralanan dudaklarım “ Ve içimde yenemediğim bir merak, isminizi sormamı istedi ısrarla.” deyiverdi birden. Aslında ben böyle şeyler söylemek istememiştim daha doğrusu istesem de söyleyemezdim zaten. Ama bir sihrin peşinden gidiyordum usulca.  Nereye gittiğimin, nasıl gittiğimin ve kiminle gittiğimin ne önemi vardı ki o sihrin adı aşkken. Zaten aşk ki vardı, gerisi vesaireydi…

                      Bu korkusuz kelimelerin ardından bir tatlı tebessüm belirdi yüzünde. Kahverengi gözleri canımı alırcasına güzel gülümsüyor ve kırmızı dudakları haince kıvrılıyordu. Artık kimin etrafında döndüğümü daha rahat görebiliyordum. Açık kahverengi, ipek gibi, düz ve parlak saçları vardı ve omzunun az ilerisinde bitiveriyorlardı. İnce dudakları lal gibiydi ve ince yüzüne çok yakışıyordu şüphesiz. Gül gibi tatlı bir pembelikteydi yanağı. Bir okun temreninin keskinliğindeydi kirpikleri ve bir kılıcın deliciliğindeydi bakışları. Sanki gözleri açılınca o okların peykanları sinemi pareleyecekti de; kılıç gibi, tîğ gibi bakışları canıma kastedecekti. Bir servi gibi ipince yükseliyordu beli ve salınışı da aynı onun gibiydi.

                      Ve tekrar gözleri… Aşkın büyük bir coşkunlukla doğup, gönle doğru yol aldığı yer… Mecnun’un Leyla’yı düşünüp ceylanlara benzettiği, Sultan Selim’in cariyesini görüp sevdiği o bir çift kor… Ve kaşları; aşığın kıblesi, mihrabı…

                     Başta sevgilinin eşsizliğini tam anlayamamıştım. Olmayacak benzetmelerle sevgilinin gözlerini ceylana, boyunu serv-i revana benzetişim bundandır. Ama içimdeki aşk ateşinin bir kora dönüşmesiyle sevgilinin dünyada menendi olmadığını anladım. Ben bu eşsiz güzelliği aklıma kazırken, o arkasında bir nim-tebessüm bırakarak yoluna devam etti. Bundan sonrasında bitap düştü ayaklarım, dermanı aşkın elemi ile kesildi. Dahasını sade gözlerim gördü ve bu ayrılığa sade onlar şahit oldu.

                     Hiç tereddütsüz onun arkasından ağlamak isteyişim ve özlemimin her saniye derinleşmesi bu ayrılıkta bulduğum lezzettendi. Zaten lezzet değil miydi azaptan gelen? Sevgilinin ardından duyulan bu özlem de, ayrılıktaki bu gizli haz da ve hatta onu hiç unutmak istemeyişim de bu lezzetten kaynaklanıyordu. Dahası bu lezzet arttırıyordu aşkı, bu lezzet daimi kılıyordu azabı. Yoksa ayrılık nasıl arttıracaktı ki gönüldeki aşkı? Ama sonuçta bir ayrılık vardı aşkımı çoğaltıp sahilsiz denizler gibi sonsuz eyleyen, bir ayrılık vardı gönlümdeki heyecanı destekleyen ve bir ayrılık vardı beni kendimden geçiren.

                     Hani diyordu ya şair ünlü mısra-ı bercestesinde yıllar yıllar evvel; “Ayağının sesi gelse sen hiç gelmesen, ben dilesem kıyamete dek vuslat istemem. Bulsam izinle semtini o semte ermesem. Aşsam zamanı hasretinin sonu gelmeden”

                     İşte bu yüzden bütün şairler ayrılığı arzuluyorlardı; aşkı heyecan ve hasretle taze kılmak ve dem be dem arttırmak için. Kavuşmak önemsizdi onlar için, zaten bunun tek yolu da sevenin kendisini sevilende kaybetmesi olabilirdi ancak. Pervanenin alevlere sarılması gibi… Zaten aşk yolunun sonlarında da vuslat ile firkat ve tüm tezatlar aynileşmiyor muydu?

                     Hani Leyla, delisini bulmuştu ya çölde. Ona demişti “İşte Leyla’n geldi.” Aşkından çöllere düşen, sade aklıyla kalmayıp, varlığını sevgilide zayi eden o Mecnun şu kelimelerle makamını ruşen kılıyordu; “Ben zaten bir bütün idim Leyla ile sense gelmiş Leyla’yım diyorsun. Eğer ben, ben isem sen ey yar, kimsin? Eğer sen, sen isen bu inleyen ben kimim? Bil ki ben Leyla’dan ayrı değildim, ben hep onunlaydım.”

                     İşte aşkın makamları böyle bir bir artar. Son raddesi ise aşk-ı ilahidir bunun. Hani sufilerin ebcet tarzı dedikleri ve Mecnun’u da alıp götüren makam… Bu yüzden hiç yadırgamadım ayrılığı, gömdüm içime ve vuslat saatinin gelmesini bekledim. Elbet mum kendini kara gecede belli edecek ve ben pervanesi onu görüp ışığına kapılacaktım, kaçış yoktu nasılsa.

                     Derken mumun ışığını belli etmesi sandığımdan da erken oldu, beni yine bir cezbeyle etrafında döndürmeye başladı. Meğer bir pervane aşkıyla bağlandığım sevgilim karşı apartman komşummuş. Başımı kaldırdığımda merdivenleri nazlı bir eda ile yavaş yavaş çıkarken gördü gözlerim onu ve bir kez daha sevip bir kez daha bağlandı kalbim. Ah! Bir de adını öğrenebilseydim keşke, keşke güzel ismini güzel sesiyle güzel ağzı kendiliğinden söyleseydi kulaklarıma. İşitseydim o nameyi doya doya.

                     Aşk ve bütün ürperticiliğiyle yalnızlık… Ne muhteşem bir ikili… Aşkın şanına en çok yakışandır yalnızlık, aşk ile tek iyi geçinendir… Hani âşıklığın şanı şairlik derler ya aşkın şanı da yalnızlıktır işte ve bu iki grubunda sonu da feda olmaktır. İşte yalnızlık o yüzden çok zalimdir.

                     Hani Mecnun kendini çöllere atmıştı ya, hani orda kurtlarla kuşlarla ve tüm yabani hayvanlarla dostluk kurmuş ve aşkını onlara anlatmıştı, cümle vahşetin adı dostluk olmuştu. İşte Mecnun’un dayanamadığı yalnızlık buydu ve o da gitti sırrını hayvanların arasında açığa vurdu. Bu yalnızlık ki insana her şeyi yaptırabilirdi ve Mecnun’a da sırrını açığa vurdurdu. Bu davranışın âşıklar töresinde yeri yoktu. Leyla’yı Mecnun’dan daha sadık bir âşık yapan da işte buydu.

                     Artık bende de vardı bu beladan. Zaten “bela” değil miydi ezel gününde istenen. Derken derdimin devasızlığını anlamış, çaresiz bir halde en güzel aşk şiirlerini yeniden okumaya başladım, aynı Mecnun’un çöllerde gazeller söylemesi gibi. Şimdi ben de bir aşk belasıyla tüm şiirleri baştan taradım ve o üç harfli ölümün ismini bin kere tekrarladım.

                     Daha sonra aşka ve şiire en çok yakışan musikiyi ruhumda hissetmek için udumu elime aldım. Yanık namelerle ve sızılı inlemelerle dolu Hicaz makamından, onunla kardeş olan Hüzzam’a aşk ile bir geçiş yaptım. Hicaz ki zaten âşıkların makamıydı… Sanat ve aşkla dolu bir gün geçirmekteydim.

                     Ah! Bir de kavuşmanın hayali gerçek olabilseydi keşke. Ama nerden bilebilirdim imkânsızlığın da imkân sahasına girebileceğini ve alevlere atılan pervanenin dahi o ateşten sağ çıkabileceğini…

                     Sular kararalı bir hayli vakit geçmişti. Ben şiirler içinde kaybolmuşken gece yarısının ne zaman vurduğunu ve sabahın ilk ışıklarıyla fecrin ne zaman görünmeye başladığını bilemedim. Fakat gözlerim her defasında oturduğum balkondan karşı apartmandaki dairenin ışığına kayıyordu. Acaba o da beni düşünmüş müydü bir defa olsun? Bir defa olsun gelmiş miydi hayalim hatırına? Kim bilir… Ya da ne önemi var, bu neyi değiştirebilir ki?

                     Ey Gönül! Âşıklık töresinde yâri mahallesinde görebilmek, bu vasla ermek var mıdır? Bir ömrü yârin yaşadığı sokaklarda geçirsen, onun duvarının dibinde nice geceler sabahlasan ve hatta “bir içim su” diyerek kapısını aşındırsan da, dilenci gibi pejmürde bir halde onun dudağının hayali için canını versen de bunun sevgili nezdinde bir önemi var mı sanıyorsun? Her mum, ışığına canını sunan pervaneyi tanır mı sanıyorsun? Ya da gül, figan eden bülbülü gale alır mı sanıyorsun? Bil ki çok aldanıyorsun.

                     En son bu sözler zihnimdeydi ve gerisini üstümde parlayan güneşi fark edip de uyandığım zaman anladım. Güneş adeta beni uyandırmaya çalışıyordu. Sanki “Kalk artık gaflet uykusundan da benimle alay eden, ya doğ ya doğayım diyen şu diğer güneşi gör artık” diyordu. Kafamı kaldırdım ve tam karşımda parlayan güneşimi gördüm. 

                     Allah’ım, pervane en fazla iki kez kanadını aşk mumuna değdirip üçüncü seferde canını sevgiliye sunmayı başarıyordu, aşkını ölümle kutsuyordu. Benim bu kaçıncı kez kanat dokunduruşumdu o alevlere, kaçıncı kez acılar içinde inleyişimdi fakat daha yârime canımı verememiş, kendimi sevgilide kaybedememiştim.

                     Yüzüme karşı bir kez gülümsemesi bana âlemleri dar etmeye yetmişti. Yine eceli hatırlattı canıma. Hani diyordu ya şair “O lal gibi dudaklarının hayali beni öldürdü, medet!” diye. Sadece hayali aşığı yeterken öldürmeye ben ne yapsaydım? Artık hayalden de geçmiştim. Sevgili işte karşımdaydı ve bana gülümsüyordu. Ne büyük bir lütuf… Bu lütfa ancak can verilerek şükredilirdi ya, neyse...

                     Ertesi gün kararlılığımı ve aşktan aldığım cesaretimi iyice toplayarak yârin yolunu gözlemeye başladım. Önceleri Sa’di Efendi gibi mektup mu yazsaydım diye düşündüm ama en iyisi o ay yüzüne bakara konuşmak olacaktı. Yani, Kani Ebubekir Efendi gibi. Artık kutlu gün gelmişti. Sevgiliye can sunulacak gündü bugün. Âşıkların en büyük arzusu… Artık şem’in bendesi, üftadesi, hicran-ı aşka esiri ve sahib-i derd ü enini bir şulesine yârin, can feda edecekti.

                     Tam kaldırımdan yürürken çıktım karşısına. Aynı pervanenin bir an dahi düşünmeden kendini mumun ateşine attığı gibi. Yoğun bir cezbe ve sekr halinde yani kendinden geçiş ve sevgilide kayboluş ile dopdoluydum.

                     Şimdi gerçekten öğrenecektim mumun ne olduğunu, şimdi gerçekten erecektim hakikate, ölçecektim alevlerinin rengini. Hani bütün bunları öğrenen pervane kendini muma feda edendir ya, hani gerçekten o erer hakikate çünkü mum onu onurlandırmıştır, onu kendi rengine boyamıştır ya, işte bende aynı öyle onun gibi olmak ve aşkın peşinden ateşe atılmak istiyordum.

                     “Adınızı söylemediniz bana” dedim, adını bahşetti. “Size aşığım” dedim, “Aşkını kabul etti.” dedi. “Şu an ölmek istiyorum” dedim, “Sakın ölme” dedi. “Bu pervane için mumlayın erir misin?” dedim, “Eririm” dedi…

                     Ne büyük bir mutluluktu bu. Bir aşığa göre ne büyük bir ihsan, ne büyük bir armağandı. Sevgili de beni seviyordu…

                     Sonra zihnim günlerdir hatırlaması gereken bir şeyi bulup çıkarmışçasına sarsıldı. Bu, çok eskilerden, tozlu sahifelerden, Divan-ı Fuzuli’den bir beyit idi.

                      Eski bir söz vardı, Fuzuli nakşetmişti bu sözü şiirine. Diyordu ki büyük şair: “Aşk ateşi önce maşuka düşer, ondan aşığa geçer. Mumu gör ki yanmayınca yakmadı pervaneyi”

                      Pervane, elbette aşk ile sarhoş olmuş, bir ışığı takip ederek dönerken mumun etrafında, mum da damla damla gözyaşı akıtmaktadır o aşk ateşiyle. Can ipi dem be dem tükenmekte ve mumun içi yanmaktadır. Nitekim saçtığı gözyaşları da bu ateşe çare olamaz. Mum, hicran ile kendini tüketedursun pervane de o aşk ateşiyle yanmaktadır ama ilk yanan ve bu aşk belasına ilk tutulan her zaman mum olmuştur…

                      Meğer bir aşk takibiyle başlattığımı sandığım bu aşk, önce sevgilide yanmaya başlamış ve ondan sonra da bana geçmişti. Şimdi ikimiz de o aşk ateşiyle bir olmuş kavrulmaktayız. Bir alevdi yangınları başlatan ve bu başlayan öyle bir yangındı ki seven de sevilende şimdi orada yanmakta.

                      Bu yanış, bu ateş, bu korla birbirimizi birbirimizde kaybetmiştik. Ve bu; öyle bir kaybedişti ki tüm kazanışlara bedeldi. Çünkü sadık âşık, eğer sevgilide yenilirse hakikatte kazanmış olur. Çünkü âşıkların yolu kaybedişte kazanıştan geçer. Çünkü âşıklar kaybedişi kazanışta seçer.

                      Değil mi ki işte Leyli vü Mecnun, değil mi ki işte Şem ü Pervane, değil mi ki işte ben-i zâr…

                                                                                    

                                                                                                                        Doğan KARA


656 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Yazıya Toplam 40 Puan Verildi
 Kaynak :  Yeni Kalemler

 Kategori ¬ Deneme

  Yorum ( 1 )   

 ...

Tarih : 30.03.2011 17:43:16  

  ...

Kayıtlı İp: 78.170.88.63


Aşk ve bütün ürperticiliğiyle yalnızlık.. Ne muhteşem bir ikili..
  Sayfalar : İlk Sayfa - [1] - Son Sayfa

 Bu Yazara Ait Diğer Yazılar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 1
 Bugün : 90
 Dün : 76
 Toplam : 115720
 Ip No : 35.175.180.108
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

Bilgilere Geçici Olarak Ulaşılamıyor.

 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.