Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Hikâye - YALNIZLIĞIN MASKESİ / Ayşenur ULUSOY - Yeni Kalemler
   
 YALNIZLIĞIN MASKESİ / Ayşenur ULUSOY

YALNIZLIĞIN MASKESİ / Ayşenur ULUSOY
 Yazı Boyutu

 Tarih : 28.04.2010 - 16:20:34


Derin düşüncelerle dalınmış bir uykudan, kapının vurulma sesi ile uyandım. Ayşe kadın, helva, ekmek bırakmış kapıya her sabah olduğu gibi. Ayşe kadın.. Belki de beni bu köyde tek anlayan kişi.

 

  YALNIZLIĞIN MASKESİ

 

   Derin düşüncelerle dalınmış bir uykudan, kapının vurulma sesi ile uyandım. Ayşe kadın, helva, ekmek bırakmış kapıya her sabah olduğu gibi. Ayşe kadın… Belki de beni bu köyde tek anlayan kişi. İçine kapanık, yazın kapı önünde, kışın cam kenarında sürekli patik örer. Kim bilir onun ne derdi var, neler dağlamış yüreğini? Ayşe kadının kapıma helva, ekmek bırakması benim için bekleyiş kokulu bir günün başlamış olduğunun belirtilerindendi. Bir başka belirti ise sırtımın ağrımasıydı. Yine kanepede onu beklerken uyuya kalmıştım anlaşılan ve yine o gelmemişti.

 

   Helva, ekmek ve su... Günlük kahvaltımı yaptım yine tek başıma. Yine yalnızlığın maskesi yüzümde takılı idi. Adeta bu sıfat benliğime yapışmış durumda idi. Kalbimse et tırnak gibiydi bu maske ile. Her şey memnundu bu durumdan, sadece inanmayan yanım kabullenmiyordu yalnızlığı. ‘Yalnızlardanım’ dedikçe, kendi kendime, sürekli isyan kopar; ihtilal çıkar o yanımda. Zoruma gidiyordu yalnızlardan olmak, nedendir bilemem, ama zoruma gidiyordu işte. O gün karar aldım. Bugün dünden farklı olacaktı.

 

   Lokmalar boğazıma dizilmişti yine, onsuzlukta onu düşünürken. Bunun üstüne devam edemedim kahvaltıya. Mutfağı toparladım.  Rutin hayatımın dışına çıkmak için hazırlayacaktım kendimi. Önce, fiziksel olarak neye benzediğimi merak ettiğim için aynaya bakma gereği hissettim ve kırık aynamın asılı olduğu banyoya gittim. Kafamı kaldırdığımda saçı - sakalı karışmış birini gördüm. Kimdi o yabancı? Sonradan ‘kendim’ olduğumun onulmaz acısını hissettim yeniden. Evet! O bendim. Eskisiyle tek farkı; şu an yüzümde yalnızlığın maskesi, tenimde yalnızlığın kokusu vardı. İp yumağına benzer yansımamdaki maskeden, acı dolu ifadeyi kaldırıp güzel bir tebessüm yerleştirdim itina ile.

 

   Biraz sıradan insana benzetmeye çalıştım kendimi, evi toparladım, üstüme temiz bir şeyler giydim ve postallarımı sildim. Evet! Artık bugün dünden farklıydı ve farklıydım. Evden çıkmak için hazırdım, fakat anahtarımı bulamıyordum. Ucunda kırmızı ip bağlı anahtarımı… “Belki de giderken götürmüştür.” dedim kendi kendime. Tam o sırada kapının arkasına düşüp köşeye kaçmış, artık onun da yalnızlardan olduğunu fark ettim. Ne kadar acı verici! Kendi kendimi tesellilerle kandırmaya çalışır hale gelmişim ne fena!

 

   Çıkmadan son bir kez daha aynaya baktım. Evet! Oradaki bana benziyordu. Biraz daha süzerek derince tekrar baktım yansımama: Evet evet o bendim, ama sol tarafımdaki enkaz da bana aitti. Görünüşüm, dışarıdaki insanları kandırmak içindi. Bense koca bir enkazı yüreğinde taşıyan enkazzede idim. Bu acı gerçekle yüzleştikten sonra dışarı çıkmak için kapıya yöneldim. Temizlendiği için parlayan postallarımı bağladıktan sonra, köy meydanındaki kıraathaneye doğru yol almaları için emir verdim ayaklarıma. Yol boyunca herkesi bir telaş, koşuşturma içinde gördüm. Köy ağasının oğlu bacak kadar Ahmet’in bile bir telaşı vardı. Oynadığı saklambaç oyununda sobelenmemek için telaşla saklanacak delik arıyordu kendine. Lakin gören herkes, telaşını bir kenara bırakıp beni süzüyordu. Anlaşılan dışarı çıkmayalı epey zaman olmuş. Gözler öyle bakıp söylüyordu.

 

   Kıraathaneye varıp herkese selam verdikten sonra, merakla bana bakan yerli, yabancı gözlerin eşliğinde dışarıyı seyredebileceğim bir yere oturdum. Dışarıya baktım, karlar erimeye başlamış. O gittiğinde sonbahardı… Osman efendinin “Hoş geldin gardaş!” diyerek omzuma dokunmasıyla silkindim. O an içimden “Bugün dünden farklı olacak.” dedim. Osman Efendi ile karşılıklı olarak birbirimizin halini hatırını sorduktan sonra, demli bir çay istedim ve tekrar dışarıya çevirdim kafamı.

 

   Her zaman onu düşünürken, arka fon müziğim, sessizliğin çığlıkları olurdu. Bugünse bir avuç köy erkeğinin dedikodularıydı. “Allah sabır versin, ölenle ölünmez, bizim birader de hanımı vefat edince böyle olmuştu…” gibi acıma, üzüntü, teselli… içinden her türlü duyguyu çıkarabileceğim cümleler eşlik ediyordu içimdeki boşluğa. Ama şunu bilmiyorlardı; benim hanımım ölmemişti. Sadece bana kızıp gitmişti ve geri dönecekti. Biz öyle söz vermiştik dilek ağacının altında birbirimize. “Her ne olursa olsun, ucunda ölüm bile olsa ayrılmak yok!” demiştik birbirimize. Niye kimse inanmıyordu da sadece ben inanıyordum?

 

   Osman Efendi çayımı getirdi. “Afiyet olsun.” dedikten sonra işinin başına döndü. Birkaç dakika sonra köyün berberi İsmail, kıraathaneye girdi. “Ahali! Büyük oğlumu everiyorum. Akşam herkesi, aşağı mahalledeki okulun bahçesinde yapacağımız şenliğe bekliyorum. Hadi Allah’ a emanet olun.” dedi. Senkronize uyumsuzluğu ile beraber herkes “Sağ olasın.” dedi. Eğer o burada olsaydı, akşam ben de giderdim, o da kadınların eğlencesine katılırdı; hep böyle yapardık. Başkalarının mutluluğuna şahit olmak en büyük zevkimizdi. Ama bu seferlik kısmet olmadı.

 

   Meydan kalabalıktı. Dışarıdaki insanlar çalışıyorsa neden bu insanlar burada oturuyordu ya da onların telaşı,  endişesi var da bunların yok muydu? Kendimle bu münakaşayı yaşarken vakit epeyce geçmiş olacak ki, Osman Efendi “Çayını tazeleyeyim mi?” diye sordu. Beynimdeki düşüncelerin resmini gözümün önünden silip sadece “Teşekkürler.” diyebildim. Masama oturdu, en ufak bir seslenmede kalkacak edası ile “Nasılsın Ali? Yengenin yokluğuna alışabildin mi?” dedi. Derin bir iç çektim ve kalbimdeki ağır taşı kaldırıp ezik bir kalple; ‘Yengenin yokluğu’ ha? Ben bu söze alışamadım ki, duruma alışabilsem Osman Efendi.” diye cevap verebildim. Daha uzun daha dokunaklı bir cümle kurmaya boğazımdaki yumruk izin vermedi. Her ne kadar kendimi zorlasam da bir damla gözyaşı döküldü gözlerimden. Belki de yüreğimdeki yalnızlık okyanusundaki dalgalardan sıçrayan bir hüzün damlasıydı. Ama her neyse hâkim olamamıştım işte. Beni üzmek için söylemiyordu Osman Efendi bu sözleri. Biliyordum, ama acıtıyordu işte, tuz basıyordu kanayan yarama, yakıyordu, onsuzlukta bulduğum onu, biraz daha büyütüyordu, fırtına koparıyor; korlaştırıyordu içimdeki yangını. İşte en zoru da buydu. Tüm bunları gün içinde defalarca yaşamak ve içinde tutabilmek, dışarıya yansıtamamak… “Ölenle ölünmüyor be Ali! Biliyorum zor kavuştunuz, erken kaybettin, ama hastalık bu; nerde, ne zaman kimi bulacağı belli olmuyor. Bu kadar isyankâr olma artık. Allah’ın gücüne gider.” diye kendince teselli ediyordu beni. Haklıydı, belki de sonuna kadar haklıydı, ama “Ya benim gücüme gidenler Osman efendi; onlar ne olacak?” diye feryatlar kopuyordu içimde. Ben bana hâkim olamıyordum artık. Ah Osman Efendi ah! Bir bilsen içimde olanları. Anlaması lazımdı beni, çünkü Osman Efendi hiç evlenmemişti. O da sevmişti önceden, ama o bizim kadar şanslı olamamış kavuşamamıştı Leyla’sına. Ama benim kadar Mecnun olmamıştı. Nasıl dayanıyordu bu duruma, onun içinde yok muydu bu acı havuzundan?

 

   Yan masadan çay siparişi geldi ve kalktı.”Akşam ezanından sonra gelir seni alırım. Berberin kınasına geliyorsun, itiraz istemem. Unutma, hayat her şekilde devam ediyor, sen katılsan da katılmasan da. Artık kendini toplama zamanı geldi.” dedi. Dünden farklıydı bugün, emindim bu durumdan; hatta uçurumlar açmıştım onunla aramda Osman efendi ile beraber. Çayımın son yudumunu aldım ve kalktım.  Bugün çayım Osman efendidenmiş. Öyle söyledi. Sabah itina ile yerleştirdiğim tebessüm ile herkese kafa sallayıp çıktım dışarı. Kıraathaneye oturduğumdan bu yana, sanki değişen şeyler olmuştu. Güneş daha parlak geldi gözüme, çocuklar telaşla değil, eğlence ile oynuyorlardı oyunu. Lakin bunlar aynı kalmış, ben değişmiş de olabilirdim. Derin düşüncelerle geçirdim yolda yürürken zamanımı. Kafamdaki sorular yine beni rahat bırakmadı, arkadaş oldular bana.

 

   Eve geldim. Kapanmaya çalışan yaralarıma alışmayı deniyordum. O sırada kapı çaldı. Biraz biraz alışmış olacağım ki, çok heyecanlanmadım bu sefer zil sesine. Kapıya yürürken aceleden ayağımı çarpmadım ve ilk kez beklediğim kişi geldi bu kapıya: Osman efendi. ‘Bir dakika beklemesini’ söyledim. Işığı kapattım ve kırık aynama bir kez daha baktım. Kendime “Hoş geldin. Görüşmeyeli yalnızlığın maskesi seni yıpratmış.” dedim. Aşağı indiğimde Osman Efendi orada bekliyordu. Yeni Ali olarak kapımı kilitledim, eve geldiğimde de öyle açacaktım. Düşüncelerimi de yenileme amacı ile kafamdan silip attım.

 

   Aşağı mahalledeki okulun bahçesinde herkes coşuyor, gülüşüyordu. Bunun adı eğlence demekti değil mi? Damadın yüzünde sevdiğine kavuşmanın verdiği mutluluk ve heyecanla karışık bir gülümseme vardı. Çok mutluydu. İnşallah hep böyle devam ederdi.

 

   Eğlence nedir, hatırladıktan sonra eve döndük. O gece Osman Efendi bende kaldı. Yatakları yapıp yattıktan sonra biraz dertleştik ve sonra iyi geceler diledik birbirimize, ama beni yine uyku tutmadı. Bu sefer sebebim farklıydı. Aslında hiç yalnız kalmadığımı fark etmiştim, onun tartışmasını yapıyordum kendimle. Her zaman insanın yanına yoldaş kendisi varmış, onu anladım. Bir ben, bir de kendim varmışız. Sabaha karşı gözlerimi yumdum.

  

   Uyandığımda o olmayacaktı biliyordum, ama yalnız da olmayacaktım. Ben vardım, kendim, aynadaki yansımam ve her yeni maskede yeni bir Ali.

 

   ‘Bir günde bu kadar nasıl değişir insan’ demeyin. Belki derdinden anlayan biri ile edeceği sohbet bile hayatını değiştirebilir. Lakin fırtınaları dindirir mi bilinmez, ama insan o fırtınada uçacağı zaman tutunmasını bilmeli. Tutununca, o fırtına eser geçer, yerini ufak esintiler alır. Yeni maskeler, yeni esintiler, yeni günler… Tek bir şey var değişmeyen: sevgi, aşk, tutku… Hiçbiri insanın kaderini baştan yazmıyor.

 

 

                                                                                                     Ayşenur ULUSOY

                                                                                                             (Konya Anadolu Öğretmen Lisesi Öğrencisi)

  Editör :  Rıdvan GÖK

1143 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 17 Puan Verildi
 Kaynak :  ayşenur

 Kategori ¬ Hikâye

  Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 2
 Bugün : 34
 Dün : 103
 Toplam : 165311
 Ip No : 18.204.2.190
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

Bilgilere Geçici Olarak Ulaşılamıyor.

 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.