Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Biyografi - SORUNLUYUZ, O HALDE SORUMLUYUZ /Zeynep Büşra KOÇAK - Yeni Kalemler
   
 SORUNLUYUZ, O HALDE SORUMLUYUZ /Zeynep Büşra KOÇAK

SORUNLUYUZ, O HALDE SORUMLUYUZ /Zeynep Büşra KOÇAK
 Yazı Boyutu

 Tarih : 05.02.2010 - 23:42:42


Yıllar sonra geldi aklına aynaya bakmak. Nedense son birkaç yarım asırdır yorgun hissediyordu kendini. Gençti oysa, daha düne kadar dinamikti. Yani öyle hissediyordu kendini ya da öyle hissettiriliyordu ona. ...

 

SORUNLUYUZ, O HALDE SORUMLUYUZ  / Zeynep Büşra KOÇAK*

 

Yıllar sonra geldi aklına aynaya bakmak. Nedense son birkaç yarım asırdır yorgun hissediyordu kendini. Gençti oysa, daha düne kadar dinamikti. Yani öyle hissediyordu kendini ya da öyle hissettiriliyordu ona. İnanmıştı damarlarında akan asil kanın kudretine. Bu hisleri hakkında emin olmak mümkün olmazdı gerçekte. Görmedi çünkü kendini. Nasıl emin olsundu ki?

 

Saçlarını alelacele örmüş bir genç kızın, arkadaşına “Nasıl? Olmuş mu? Güzel miyim?” diye sorduğu sorunun ardından gelen olumlu cevap, onu bir süreliğine tatmin etmiş olsa da, ensesine değen bozuk saç örgüsü sürekli bir şüpheye mahal verirdi. İçinde sinsi bir şüphe, daha derinlere kök salmaktaydı zaman ilerledikçe …

 

Lakin o kadar meşguldü ki, çevresindekilerin, çevresindeki dostlarının(!) saçlarını gül yağlarıyla taramayla o kadar meşguldü ki; saçlarının zamanla parazitlere yuva oluşunu fark edemedi bile…

 

Nasıl olduğu hakkında, can dostlarının balonlaşş sözleriyle, hayli zaman idare ettikten sonra; birden inanılmaz, dizginlenemez bir arzu ile ayna istedi bakmak için çehresine. Sanırım bu kuvvetli arzuyu doğuran şey, maddesinde meydana gelen değişiklikleri farketmiş olmasından ziyade,  içerlerden bir yerlerden gelen vicdani bir sesin, tükenmek üzere oluşunu kulağına fısıldayarak ona yol göstermesi olmuştu. Ya da bilmiyorum, acaba tükenmek üzere oluşundan kaynaklanan bazı durumları ve bu durumların acı neticelerini  görmezlikten gelemeyişi mi, onda bir kendine bakma, kendini tanıma, özeleştiri yapma- tabiri caiz ise saçlarına alıcı gözüyle bakma- ihtiyacı uyandırdı.

 

Efendim, hasılı bir ayna edinmeliydi çabucak. Merak ediyordu vücudunda meydana gelen değişiklikleri. Lakin ondaki bu ihtiyacın akabinde, nedendir bilinmez, çevresindeki bütün aynalar satın alındı. Dost bildikleri, inanılmaz bir ısrarla, güzelliğinin baş döndürücülüğünü vurguladılar. Ne var ki inanmadı bu sefer onlara. Israrla aradı küçük de olsa bir parça ayna…

 

Ardından buldu bulmasına, ama bakmaya pek cesaret edemedi açıkçası. Eski onun bugünkü ondan çok farklı olduğu, sosyete içerisindeki konumunun uğradığı acı değişiklikten belliydi sonuçta. Değil miydi ki, hâlâ aynı karizmaya sahip olsaydı, konumu böyle olmazdı. Yeni yetmelerin dahi önemsemediği dikkate almadığı bir güzellikten, bir güçten bir cazibeden söz edilebilir mi?

 

Tüm cesaretini toplayarak geçti aynanın karşısına. Karşısındakinin o olduğuna inanmak çok güçtü güç olmasına, ama aynadaki akiste gözlerin sahip olduğu o şaşkınlık, inanmamazlık ve hatta hayal kırıklığı oluşuverince; aynaya yansıyan görüntünün kendisine ait olduğuna inandı, inanmak zorunda kaldı çirkinliğine de…

 

Yüzündeki aydınlığın yerini kocaman bir kararmışlık almıştı, güneş yanıklarıyla birlikte. Düne kadar kendini on beşinde hissetse de şimdi aynadaki seksenlerinde bir koca karıydı adeta… Derisinin buruş buruş olmuş hali, dudaklarındaki belirsiz rengin koyu griye yakınlığı, dişlerinden geriye kalanların sararmışğı, gözlerinin altındaki torbaların inanılmaz ağırlığıyla birlikte koyu morluğu, göz kapaklarının lâciverde giden rengiyle yoluk kaşlarının altına sokuluşu, kirpiklerinin yok oluşu dikkatini yüzüne öylesine toplamıştı ki, uzun süre kendine gelemedi…

 

“Aynaya bakmak iyiymiş” dedi. “Baksana bembeyaz olmuş saçların, bir deri bir kemik kalmış bağrın… Gitmiş kalmamış bir eser güzelliğinden geriye…“

 

Peki nasıl olmuş da fark edememişti yıpratılışını?

 

Nasıl, ruhu bile duymamıştı damarlarındaki o kudretli, asil kanın her damlasının, kendisini öptüğü sandığı genç, yakışıklı delikanlılar tarafından her  fırsatta ondan çalındığını? Boynunun iki kenarındaki geniş vampir ısırıklarının mevcudiyetini nasıl fark etmemişti bugüne kadar?

 

Eyvahlar olsun ona! Güzelliğini nasıl da çaldırmıştı balolarda tanışğı dost görünümlü düşmanlara!

 

Eyvahlar olsun ona! Nasıl da sömürülmüş, yıpratılmış, tahrip edilmiş, yaralanmıştı kolaylıkla! Isırılmıştı adeta!

 

Baksanıza! Baksanıza çok genç oysa! Hayatının baharında, henüz on altısında bir genç kız o! Sizce de anormal değil mi çirkinliği? Dahası, bitmişliği?

 

Sizin aklınız eriyor mu hiç nedenine gözlerindeki fersizliğin?

 

“ Ahh! Ne kadar şuursuzmuşum! Nasıl da uyutulmuşum!” diye haykırdı çâresizce.

 

Suç onun değil, ama sevgili okuyucu. Suç bizim. İnanılmaz bir sanat eserinin, muhteşem bir estetiğin, tasvir edilemez bir güzelliğin böylesine çaresiz bir duruma düşüşüne sebep biziz! Onun özünden sıyrılıp böylesine bir çirkinlikle başbaşa kalmak üzere oluşunun, o eşi benzeri zor bulunur aydınlık simanın kararmışğını seyretmek zorunda kalmak üzere oluşumuzun suçu bizim hanemize not düşülmeli.

 

Onun damarlarındaki asil ve kudretli kanı emen vampirlerin dişlerinin aslında bizim boğazımızda yara açtığını itiraf etmeliyiz kendimize.. Yani yukarıda bahsettiğim genç kadının- inanılmaz zengin, başdöndürücü cazibede, bir o kadar da temiz, masum, kıymetli, el değmemiş, aydınlık saçan o nadide kadının- bütün kıymetine, değerine rağmen; kendi şuursuzluğunun neticesi olarak böylesine hazin, acıklı ve ibretli bir sona yaklaşmakta olan kadının, Türk toplumu olarak bizi, şahsiyetimizi örneklendiriyor olduğunu ifade etmeli…

 

Bütün kıymetlilerini uzunca bir zaman içerisinde büyük bir memnuniyetle dost görünümlü düşmanlara çaldıran ve sonrasında aklı başına gelip eyvahlar eden bu ahmak kadın biziz işte değerli okuyucum! İtiraf etmesi pek acı veriyor insana, lakin hakikat bu zavallı genç kadına nasıl birden ve aniden göründüyse, sanırım şimdi de benim gözüme böylesine bir çıplaklıkla görünüyor...

 

Zevk ve sefaya dalarak şuurumuzu kaybetmişiz vakti zamanında. Yatağımıza binlerce haçlı sokmuş Batı dünyası… Dostumuza sırtımızı dönerek, düşmanımızı dost bellemişiz. Hemencecik  olmamış tabii bunlar. Uzun zaman harcamış Hristiyan, bizi özümüzden soğutmak için. Bir uzun zaman daha harcamış sonra koparmak için o soğuttuğu değerlerden… Yüz yıl, iki yüz yıl derken Türk evladı dinini, dilini, tarihini unutmuş en sonunda! Kendini unutmuş Türk evladı!

 

İslâm gibi bir din ile Türklüğü birleştirince ortaya çıkan o mükemmel oluşum, tüm dünyada hakim güçken, kıskanç zihinlerin kötü plânlarına hedef olması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Şaşırtıcı olan, kötü güçlerin sinsice yaklaşımlarını, tahribatın inanılmaz boyutlara kadar gelmesinden evvel farkedememiş olmamız. Kanımızın içildiğini, geçirdiğimiz baygınlıktan sonra anlayabilmiş olmamız şaşırtıcı olan.

 

Küçük bir çocuk dahi elindeki varlığın, onun için değerli olan oyuncağın, muhafazasını ve müdafasını ıslarla sürdürürken; biz sahip olduğumuz onca değeri, bizi biz yapan güzellikleri tek tek kaybettik Batı dünyası karşısında. Binlerce casus soktular aramıza. Biz onları dost sandık ilkin. Bizden alıp götürdükleri dikkatimiz çekmedi, dahası götürdüklerinin yerinde kalan boşluğu bile farketmedik.

 

Adeta gönüllüydük dini değerlerimizi, dilimizi, kültürel kıymetlerimizi, ekonomimizi, tarihi gerçeklerimizi emanet etmeye, emanet ehli olmayan kişilere ve kurumlara… Benliğimizi sömürürken yabancı millletler, oryantalistler, iliklerimize kadar tanımaya çalışırken bizi sinsice, biz şuursuzca göndermeye devam ettik çocuklarımızı yabancı okullara. Camiye gitmeyi aşağılık gören bir topluluk oluşturdu sonrasında kilise desteğiyle Fransızca eğitim alan evlatlarımız.

 

Dilimiz yozlaştı yavaştan yavaşa. İçinde özümüzü barındıran dilimizi hor gördük sonraları. Beğenmedik, çıkatıp atmak istedik adi bir gömlekmişçesine üzerimizden.  Giden Arapça, Farsça kelimelerle birlikte koca bir zenginliği çarçur ettiğimizi yıllar sonra aynaya bakınca anladık pişmanlıkla.

 

Okullarımızda anarşi, ailelerimizde cinnetler, sokaklarımızda cinayetler diz boyu olunca fark ettik bir yerlerde hata ettiğimizi. Toplumsal kimlik bunalımları baş gösterince,  bir takım değişikler olduğunu fark ettik yaşam tarzımızda.

 

Ekonomimizi de sömürmüşlerdi Haçlılar, biz gücümüzden emin hissederken kendimizi. Koskoca bir serveti zamanla alıp götürdüler cebimizden. Borç batağına sürüklendik neticede, bağımlı olduk dolara, euroya…

 

Zaman içerisinde ardarda verdiğimiz tavizler pek de dikkatimizi çekmemiş ilkin. Aradan çok zaman geçince anladık başımıza gelen misyoner belâsını.

 

Camimizi kaptırdık o genç, yakışıklı delikanlılara… Yıllarca imamlık yaptı köylerimizde Hristiyan misyonerler. Ne de olsa Türk insanı dininden  ayrılmadığı için dirençliydi, kararlıydı. Dini yanlış öğrettiler bize. Kur’an okuyun dediler, nasıl okumamız gerektiğini söylemediler. Biz de kafamıza göre yöntemler geliştirdik dini yaşama konusunda. Buna yalnızca sebep Hristiyan imamlar değil, Hristiyan etkisi altında gelişen (ya da bilmiyorum gerileyen mi desem?) zihinler de sebep büyük ölçüde.

 

Nasıl uyuştu beyinlerimiz? Nasıl, düşünme yeteneğimizi kaybederek, aslında insan olma avantajımızı yok ettik. Sorgulayamadık, sorgulamadık belki de… Belki de böylesi hoşumuza gitti. Değerlerimizi böylesine müsrifçe harcayarak iş becerdiğimizi sandık belki de….

 

Ama yok! Ben sanmıyorum! Bu gerileyişte şuursuzluğumuzdan başka bir suçumuz olduğuna inanmıyorum. Başka bir hataya da gerek yok ya zaten.

 

Anlayamıyorum ben bizi. Zamanında  sömürülmüşüz, şimdi de süründürülmekteyiz… Sömürülmeye devam etmekteyiz. Kendimizi tanımak istediğimizde, elimizde bizi bize gösterecek bir ayna dahi yok baksanıza . Kendimi tanımak isterken yapabileceğim en iyi şey, adına oryantalist dedikleri Haçlıların eserlerine bakmak, oradan araştırmaktır. Zira onlar yıllar boyunca elimde bulundurduğum kudretin sebeplerini anlayabilmek için yılmadan, yorulmadan, bıkmadan  beni araştırdılar. Sonuç: “Beni benden iyi tanıdılar!”

 

Dini bile skolastik olarak yorumlamaya başladık. Tarikat şeyhlerimizin dediklerini, orda burada gördüğümüz uydurma kaideleri eleştirmeden, “amenna” deyip kabul etmeye başladık. Özümüze ters davranmayı, maarifet kabul etmeye başladık. Başladık. Başladık. Başladık… Kısacası bizi bize hakaret eder bulmamız için ne gerekiyorsa onu yapmaya başladık.

 

Sonuç: ortada bir “biz” kalmadı! Ortada bize ait belge de kalmadı. Ben üzgünüm bu ahvalimize. Ben üzgünüm, lâkin benim gibi üzülenlerin sayısı da pek az. Hala uyuşuğuz. Uyuşuk olmaktan, şuursuz olmaktan bahsediyorum diye ileri gittiğimi söyleyeceksiniz belki. Ancak bakar mısınız, söz konusu olan toplum, sözde dini değerlere sahip çıktığını iddia eden fakat aslında haramı helali dahi gözetmeyen, sonucunda da sürünmeye devam eden bir toplum!

 

Sorunluyuz sevgili okuyucum! Ortada inanılmaz, dehşet verici bir problem var. Kanayan bir yara ve bu yarayı kendi kendine kaşımaya devam eden bir hasta var meydanda! Üzerinde yamyamlaştırma çalışmaları gerçekleşen bir toplumun mensuplarıyız. Kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla, yaşlısıyla, genciyle paryalığın kökleşmek, kemikleşmek üzere olduğu bir toplumun evlâtlarıyız.

 

Ama sevgili okuyucum, aynı zamanda da artık bir şeylerin farkındalığında olmaya başlayan bir aydın çevreye de sahibiz. Sarılmalı bu insanların, kurtarıcıların  uzattığı nasihat ellerine. Başımızı öne eğip dikkate almalı edilen ikazları.

 

Dedim ya sorunluyuz! Dolayısıyla sorumluyuz. Bütün bir âleme rezil olmuşluğumuz var. Bütün bir âleme boyun eğmişliğimiz var bizim. Şâirin de dediği gibi; “Şarkın biz vefasız kansız evlatları olarak garba çiğnettik de çıktık hâk-i ecdâdı” bir kere…

 

Ne acı tablo! Ne acıklı senaryo! Ne yapmalı peki? Neresinden tutmalı kurtuluşun? Direnişi nasıl sağlamlaştırmalı? Bu zavallı genç kadına nasıl bir tedavi uygulamalı da seksenlerinde görünen bir kocakarı olmaktan kurtarmalı? Dirilişi ne şekilde gerçekleştirmeli? Bunları düşünmek bize düşer okuyucu! Biz sorunlu olduğu kadar sorumlu bir çevreyiz unutmamalı! Damarlarımızda o asil ve kudretli kandan hâlâ birkaç damla varsa, umudu elden bırakmamalı…

 

Kanayan yaraya pansuman yapmayı bilmeli öncelikle… Ardından vefalı, sorumlu hekimlerimizi yetiştirmeli… Sonrasında Allah yardımcımız olacaktır… 

 
------------------
*Konya Sosyal Bilimler Lisesi Öğrencisi 

 


  Editör :  Rıdvan GÖK

1424 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 21 Puan Verildi
 Kaynak :  A. Y.

 Kategori ¬ Biyografi

  Yorum ( 1 )   

 fffff

Tarih : 26.10.2010 21:31:45  

  diriliş

Kayıtlı İp: 85.110.30.132


sorumlu hekimler yok belkide
  Sayfalar : İlk Sayfa - [1] - Son Sayfa

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 3
 Bugün : 35
 Dün : 103
 Toplam : 165312
 Ip No : 18.204.2.190
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

Bilgilere Geçici Olarak Ulaşılamıyor.

 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.