Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv
 
Hikâye - DÖNÜŞ / Rıdvan Gök - Yeni Kalemler
   
 DÖNÜŞ / Rıdvan Gök

DÖNÜŞ / Rıdvan Gök
 Yazı Boyutu

 Tarih : 30.09.2009 - 20:21:47


Akşam olmuştu. Koyu karanlık her tarafı derin bir sessizliğe gömmüştü. Hafif bir meyille yükselen yamacın kuytu bir köşesinde kaybolmuş olan küçücük ahşap evi görmeğe imkân yoktu

 

Gerçek bir Osmanlı kadını olan – büyükbabamın büyükannesi – Gülizar Ana’nın aziz ruhuna…

 

DÖNÜŞ

                                        Rıdvan GÖK         
 
 

Akşam olmuştu. Koyu karanlık her tarafı derin bir sessizliğe gömmüştü. Hafif bir meyille yükselen yamacın kuytu bir köşesinde kaybolmuş olan küçücük ahşap evi görmeye imkân yoktu. İdare lambasından yayılan cılız ışıklar tahta kapakları sımsıkı kapalı bulunan pencereleri aşmaya muvaf­fak olamıyordu. Arada sırada çok uzaklardan duyulan köpek ulumalarına, kapıdaki köpeklerin de karşılık vermesiyle; karanlık daha esrarengiz, daha ürpertici bir hal alıyordu. Son derece dağınık ve her birisi, birbirinden oldukça uzaklarda bulu­nan, bu bir kaç evlik Orta Karadeniz köyünün bir evi de işte bu küçücük ahşap evdi. Ve çoktan için­dekilerle birlikte; karanlığın ıssızlığın ortasında, kaderiyle baş başa kaybolup gitmişti.

 

Gülizar Ana ocağa bir iki çalı çırpı daha attı. Bir anda parlayan alevlerin kızıl aksiyle içerisi daha iyi aydınlandı. İsten kapkara olmuş tahta duvarlar ve basık tavan bu aydınlık içinde daha iyi fark edilebiliyordu. Gülizar Ana, parlayan ocağa bakarken içini saran tarifsiz duygulara da bir mânâ vermeye çalışıyordu. Nedense gün boyunca, içinde hep bir şeyler kımıldayıp durmuştu. Sezgileri onu pek aldatmazdı; bir şeyler olacaktı olmasına ya, acaba ne? Bu karışık duygular içinde yüreği bir kıskacın arasında kalmış gibi, eziliyor, eziliyordu. Göz ucuyla, hemen yan tarafında çocuğunu uyutmaya çalışan gelinine baktı. Zavallı gelini... Beşikteki çocuğun üzerine eğilmiş titrek bir sesle ninniler mırıldanıyordu. Gençliğine doyamadan, kendisini büyük sıkıntıların ve korkuların içinde buluvermişti. Mehmet askere gittiğinden beri, biraz daha incelmiş mahzunlaşmıştı. Devamlı çocuğu ile ilgileniyor, onunla gönlünü avutmaya çalışıyordu. Gülizar Ana ruhunu daraltan kımıltıları ona anlata­mazdı. Anlatmış olsa, onu boş yere heyecanlandırmış, ürpertmiş olacaktı. Yeniden önüne döndü. Bir parlayıp bir sönen alevlere doğru daldı gitti.

 

Vakit gece yarısına yaklaşmış, ay, bu kuytu çevreyi büyüleyici ışığı ile doldurmuştu. Bir türlü uyuyamayan Gülizar Ana, birden doğruldu. Bu köpeklere de ne oluyordu böyle? Havlamaları, iyi­den iyiye artmıştı. Sanki birisinin kokusunu almış gibi havlıyorlardı. Çok dikkatli olmak lâzımdı. Zaten şu sıralar ortalık da pek tekin sayılmazdı. Büyük Savaş çıkıp da evlerde erkek kalmadığından beri her tarafta tehlike kol gezer olmuştu. Eşkıyaların Ordu'dan içerilere doğru sızdıkları bile söyleniyordu. Bunları düşününce Gülizar Ana, gayri ihtiyari, ürperdiğini hissetti. "Ya bu eşkıyalardan biriyse..." diye için­den geçirdi. Kendisi neyse, yaşını, başını almıştı da kendisine emanet olunan şu taze gelinle torunu vardı işin içinde.

 

Çocuğunun yanı başında, bir şiltenin üzerinde uyuyakalmış olan gelinine duyur­madan, rahmetli kocası Ali'den kalan mavzeri duvardan indirdi. Küçük pencerenin tahta kapak­larından birini hafifçe araladı. Ay ışığından her yan gündüz gibi olmuştu, nerede ne var, gayet iyi görülebiliyordu. Dikkat kesilip kulak kabarttı. "Bu köpekler hiç de boşuna ürümezler, mutlaka bunda bir iş var" diye içinden geçirdi. O da ne? Sanki hafiften bir ayak sesi duyar gibi olmuştu. Gittikçe yaklaşan ayak sesleri... Evet, evet bundan emindi, Çünkü o, bu sesin, gecenin sesinden apayrı bir ses olduğunu ayırt edebiliyordu. Aklına, nedense hep kötü kötü şeyler geliyordu. "Allah'ım sen bize yardım et" diye mırıldandı.

 

Ayak sesleri, şimdi daha iyi duyulur olmuştu. Şaşılacak şeydi doğrusu... Bu sesler, birisinin ayak seslerine o kadar benziyordu ki... Gülizar Ana, korku ile dolu yüreği duracakmış gibi çarparken, bu benzerliğe hayret etti. Oğlu Mehmet de aynen böyle yürürdü. Ama o olamazdı ki... Bir buçuk senedir nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Bazılarının ağzından: "Yemen", "Çanakkale" gibi birkaç isim duymuştu. Nerede olduklarından haberi yoktu ya, bu yerlerden birinde olabilirdi işte.

 

Karaltının iyiden iyiye yaklaştığı bir sırada Gülizar Ana bütün korku ve heyecanların birikerek düğümlendiği parmağını tetiğe iyice yerleştirdi. Bir yandan da önünü alamadığı bir merakla şimdi daha da belirginleşen karaltının yüzünü seçmeye çalışıyordu. Yabancının yüzü karanlıktan ay ışığına çıktığında, her şey anlaşıldı. Gülizar Ana'nın tetiği sımsıkı tutan parmağı gevşedi. Tüfek yere düştü. "Mehmeeet!" diye evin içini bir anda dolduran sesine gelini sıçrayıp kalkarken, beşikteki çocuk da ağlamaya başladı.

 

Mehmet geldiğinden beri, bu küçücük ev, adeta bir sevinç ve mutluluk yumağı haline gelmişti. Şimdi her şey çok daha güzeldi artık. Hep birlikte korkusuzca, güven içinde yaşamanın hazzını duyuyorlardı. Gülizar Ana, evinin direği biricik oğluna kavuştuğu için dünyalar kendinin olmuştu. Bundan böyle, gelini melil-mahzun olmayacak, torunu da babasız büyümeyecekti.

 

Günler su gibi akıp geçiyordu onlar için. Sıcak mı sıcak eylül günlerinde bulunuyorlardı. Öyle anlaşılıyordu ki, yaz hükmünü bir müddet daha sürdürmekte kararlı idi. Bu günlerden biriydi. Evin bahçesinde bulunan büyük dut ağacı, koyu gölgesiyle, altında oturanlara hoş serinlikler ikram ediyordu. Küçük ailenin keyfine diyecek yoktu doğrusu. Birkaç saatten beri oturdukları bu yerde neler neler konuşmamışlardı ki... Mehmet, köyde bulunanların her birine ait ne hikâyeler din­lemişti. Anası anlatıyor da anlatıyordu. Gözlerinden mutluluk ışıkları saçılan Ayşe Gelin'in getirdiği ayranlar bu muhabbeti bir başka tatlandırıyordu. Mini mini yavruları Hüseyin, saf gülücükler dağıtıyordu etrafındakilere.

 

Ama bir şey, Gülizar Ana'nın dikkatinden hiç mi hiç kaçmıyordu. Oğlunun, ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın, tuhaf bir hali vardı. Gülmeleri bir buruktu, konuşması da öyle... Ya ara sıra dalıp dalıp gitmeler... Göz göze geldiklerinde Mehmet, sanki suçluymuşçasına, bakışlarını hemen kaçırıyordu. O, anaydı. İşin içinde bir iş olduğunu; oğlunun içini kemirip duran bir şeylerin varlığını gayet iyi sezin­liyordu. Bunun sebebini anlamak için üstün bir gayretle kendini zorluyor; her ayrıntıyı ayrı ayrı mânâlandırıyor, fakat bir türlü sonuca gidemiyor­du.

                                                          

Söz bir süre ortalarda, öylesine dolaşıp dur­duktan sonra İlyas Amca'nın oğlu Nuri’ye gelip karar kıldı. Nuri, Mehmet’ten iki yaş küçüktü. Şimdi Gülizar Ana, oğluna onu anlatıyordu. İçini daraltan o muammayı çözdürecek sebep de böylece, ayağına kadar, kendiliğinden, gelmiş olu­yordu. Nuri'nin kur’asının Yemen'e çıktığını, onu hep beraber nasıl uğurladıklarını tek tek anlattı. Hele, anasının yaktığı acıklı manilerin herkesi nasıl duygulandırdığını anlatırken gözleri yine dolu dolu olmuştu. Söz buraya gelmişken Gülizar Ana, çok merak ettiği bir şeyi oğluna sormaktan kendini alamadı:

 

—Oğlum, bu zamana kadar görülmedik bir savaş çıktığından bahsediliyor, doğru mu?

 

İşte bu soru, Mehmet'i can evinden vurmuştu. Söz, ister istemez, kendisini ele verdirecek bir mecraya doğru sürükleniyordu. Ama saklayamazdı, söyleyecekti:

 

—Öyle ana, "Cihan Harbi" diyorlar bu savaşa. Ne yazık ki biz de girdik. Büyük asker sevkıyatı yapılıyor dört bir yana...

 

Gülizar Ana, kendisine, oğlunun içini kemiren sinsi kurdun ne olduğunu bulduracak asıl soruyu soruyordu işte şimdi:

 

Peki oğlum, bu durumda nasıl tezkere verdi­ler sana, şaşılacak şey doğrusu!..

 

Mehmet, fena yakalanmıştı. Kaçacak bir yeri kalmamıştı artık. Bir süre ne cevap vereceğini düşündü. Sonunda, anasına her şeyi olduğu gibi anlatmaya karar verdi. Hafif bocalayan bir sesle:

 

—Şey... Askerlik bitmedi ana, ben... ben kaçtım...

 

Kaçmak mı? Gülizar Ana, bundan pek bir şey anlamadı. Tekrar sordu:

 

—Yani, sen şimdi tezkere almadan mı gelmiş oldun?

 

Mehmet, yaman vurulmuştu. Anlatacaktı çare­siz:

 

—Öyle ana, ne yazık ki askerlik bitmedi. Tam, işler yoluna giriyor derken şu lanet olası Cihan Harbi çıktı. Ne yapabilirdim? Yıkılmıştım ana… Daha çocuğumu bile görmemiştim. Hasret dalga dalga yakıyordu yüreğimi. Dayanamaz olmuştum. Sen görmedin, bilmiyorsun memleket ne durum­da... Memleketin her bir yanı tutuştu ana, kan ve ateş deryası haline gelmesi pek yakındır. Kimin ne olacağı belli değildi, sürüp götürüyorlardı Yemen'e Kafkaslara, Çanakkale'ye, Hicaz'a, Mısır'a... Benim kısmetime de Çanakkale çıktı. Yakında Düvel-i Muazzama'nın İstanbul'a yürüyeceği konuşuluyor. Çanakkale’de çok kan akacak ana, çok... Bizi Tokat'ta topladıktan sonra sevkiyat yaptılar. Sevkiyat esnasında bir yolunu bulunca dayanamayıp kaçtım işte...

 

Mehmet, nihayet boşalmıştı. İçindeki zehiri dışarı atmanın verdiği geçici bir rahatlık içinde bulunuyordu şu anda. Fakat suçluluk duygusu bütün bedenini sardıkça sarıyor; başı önüne eğik bir vaziyette, elindeki çubukla yere anlamsız şekiller çiziyordu.

 

Gülizar Ana, anlayamıyordu bir türlü. Dernek, bu yüzdendi Mehmet'in anlaşılmaz hallere bürünmesi... Demek, sevgili oğlu, askerden kaçmıştı ha. Kafası bir türlü almıyordu bu işi. Şimdi o, bir asker kaçağı anası olmuştu demek... Nasıl olurdu böyle bir şey? Herkesin sevdiği, hatırını saydığı, akıl danıştığı Gülizar Ana, bundan sonra nasıl çıkacaktı el yüzüne? Kime ne diyecekti? Bu, uğursuzluk getirmez miydi başlarına? Şefkatle dolu analık ruhundan bir şeylerin kopup gittiğini hissetti. Bütün gücünü, kesin bir kararın ifadesi olan sesinde toplayarak konuştu:

 

—Niye kaçtın oğlum? Kaçmayacaktın, ne olur­sa olsun, sonu neye varırsa varsın, bunu yapma­yacaktın. Çoluk-çocuğu, evi barkı olan bir sen miydin oğlum, diğerlerinin hiçbir şeyleri yok muydu? Onlar gittiler de sen nasıl gidemedin? Alnına böyle kara bir lekeyi nasıl sürebildin? Yaptığın iş, Allah'a hoş gelmez oğlum. O'na hoş gelmeyen bize de gelmez. Ben, bu yaştan sonra kendime, "asker kaçağı anası" dedirtmem. Eğer, hemen geriye dönmezsen, sana analık hakkımı asla helal etmem!...

 

Mehmet, eğdiği başını kaldırıp anasının yüzüne bakamıyordu. Karısı Ayşe'nin yanında söylenen bu sözler, onu derinden yaralamıştı. Ayşe Gelin, şaşkın şaşkın bir kocasına, bir kaynanasına bakıyordu. Kucağındaki bebek ise, bir şeyden habersiz gülüp duruyordu.

 

Birkaç gün daha geçti. Mehmet Askere gitmeden önce diktiği meyve fidanlarının, fındıkların arasında dolaşırken, artık onların ne kadar büyümüş olduklarını görecek halde değildi. Çok sevdiği bu bahçe, bu ağaçlar, sanki kendisinden nefret ediyorlarmış gibi geliyordu ona. Göç için hazırlanan kırlangıçların sesleri, hafif rüzgârla yavaş yavaş sallanan dallar, hep ona "kaçak!" der gibiydiler. Nereye gittiğini, nasıl yürüdüğünü bilemeden yürüyordu. Gören, dîvâne sanırdı. Tadı-tuzu kalmamıştı dünyanın. Hâlbuki o, böyle bir durumla karşılaşacağını tahmin etmiyordu. Zamanın derin anaforu içinde neler neler unutulup gitmiyordu ki... O da,  buna güvenmişti. Daha da önemlisi, anasının şefkatine güvenmişti. Sözde unutup gidecekti içindekileri ve hayatın akışı içinde kendine, pekâlâ, sığınacak bir liman bulabilecekti.

 

Ama olmamıştı iste... Anasının hiç beklemediği bu tavrı karşısında, içinde taşıdığı o kemirici kurt, büyümüş de büyümüştü. Kendisini dünyaya ve dünya zevklerine bağlayan vücudu, ruhu önünde mağlubiyetini ilan ediyordu. Birden, zaman ve mekân perdesi sislerin, önünden ağır ağır açıldığını; geleceğin dünyasının kendisine âşikâr olduğunu görür gibi oldu. Oğlu duruyordu işte karşısında gürbüz, yakışıklı bir delikanlı... Ama o, kendisine bir tuhaf bakıyordu nedense... Beyninde yankılanan bir sesle hitap ediyordu: "Sen benim babam olamazsın, çünkü sen bir asker kaçağısın! Kaçaksın!..." Sendeler gibi oldu, durdu. Bunaldığını, ezildiğini, küçüldükçe küçüldüğünü hissetti. Yaşamak, bütün anlamını kaybediyordu gözünde. Bu durumda "kalmak" neye yarardı ki? En değerli varlığına böyle kara bir lekeyi miras olarak bırakabilir miydi?...

 

Her zaman beraber oldukları can arkadaşı, kan kardeşi Amasyalı Mustafa geldi aklına. Ne demişti ona: “Gel gitme Mehmet! Beraber başladık beraber bitirelim. Sen sanıyorsun ki; gidersem, her şeyi burada bırakırsam rahata ererim... Yapamazsın, bir kalemde silip atamazsın. Kendinle savaşmaya kalkışma Mehmet kaybedersin. Sılada kalmak ölümlerden ağır gelir sana. Kucağına atılmak için koştuğun, candan aziz bildiğin sevdiklerinden yersin en ağır tokadı. Dönmek zorunda kalırsın, geniş dünya dar gelir başına, gel gitme Mehmet!..." Sevgili arkadaşı… Ne kadar da haklı çıkmıştı. Nasıl dinlememişti onu? Hoş, dinlese de anlayacak durumda değildi ya o günlerde... "Kaçmak" düşüncesi, onulmaz bir illet olup otur­muştu bir kere yüreğinin başköşesine. Bunun dışında hiçbir sözü, uzun boylu ölçüye tartıya vura­cak halde değildi. Neticede kaçmıştı da ne olmuştu? Artık o, vücudu buralara fazla görülen, bir lânetli gibi olmuştu. Bir lânetli... İliklerine kadar ürperdi. Arkadaşı Mustafa'nın, manalı ve zeki bakışlarını hatırladı yeniden. Gözleri yaşardı. Arkadaşı kazanmıştı…

 

Artık içindeki fırtına sona ermişti. Kararını gönül rahatlığı içinde vermiş insanların derin huzu­runu duyarak, yönünü eve doğru çevirdi. Eve geldiğinde güneş, evin arkasını dayadığı yamacın arkasında kaybolmak üzereydi. Anası, toplayıp getirdiği elma ve armutların çürüklerini bir yana, temizlerini bir yana ayırmakla meşguldü. Karısı da, sağlam olarak seçilenleri tavan arasına götürüyordu. Çocuk uyumuş olmalıydı. Mehmet bir süre, ayakta öylece durup onları seyretti. Bir ara anası başını hafifçe kaldırıp ona şöyle bir baktı, sonra yine işine daldı. Mehmet, bu bakıştaki gizli mânâyı çok iyi anlıyordu. Neden sonra, ağzından kararlı bir şekilde çıkan şu sözler yayıldı ortalığa:

 

  Ana,   ben yarın geriye,   tekrar askere döneceğim...

 

Gülizar Ana’nın gözleri parladı. Bakışlarındaki suçlama yerini sevgiye bıraktı. Ayşe Gelin’in yüreği burkuldu, boğazına bir şeylerin düğümlendiğini hissetti.

    

Güneşin doğması­na vardı daha. Ahırdaki horozun sesi bir başka günün doğ­duğunu müjdeliyordu. Mehmet, kızıllığı artan tepelere doğru bakar­ken, anasının alçak bir sesle bir şeyler mırıldandığını işitiyor­du. Anası, kendisi için dua ediyordu muhak­kak. Sevgili anacığı... bağrına bir kere daha taş basacaktı. Bir defa daha, geriye dönüp gelmek kısmet olur muydu acaba? Ağaçtan bir tas içinde getirdiği sütü karısının elinden alırken, onun, eliyle saklamak istemesine rağmen, gözlerinin kan çanağı haline geldiğini fark etti. Belli ki, zavallı bütün gece ağlayıp durmuştu. Ama ne yapabilirdi ki... Beşiğin üzerindeki örtüyü kaldırıp oğluna baktı. Ne kadar da güzel uyuyordu. Sarı saçlarını hafifçe okşadı, “uyanmadan gitmeliyim” diye düşündü.

 

Azık torbası da hazır olmuştu zaten. Dışarıya baktı; ortalık iyice ışımış, kuş cıvıltılarıyla dolmuştu. Bu sabah her şey, ne kadar da çekici geliyordu ona. Güneşin ilk ışıkları altında, çiy düşmüş çimenlerle yapraklar, ne hoş görünüyor­lardı. Adeta, "gitme kal!" der gibiydiler.

 

Mehmet, yerinden doğruldu. "Erkenden yola düşmeliyim, yolum çok uzun." diye mırıldandı. Anası ve karısı, "sen bilirsin" der gibilerden boyunlarını bük­tüler. O da azık torbasını omzuna alıp kapıya yöneldi. Çarıklarını giyeceği sırada, aklına bir şey gelmiş gibi birden geriye döndü. Oğlu Hüseyin'i bir defa daha görmeyi istemişti. Çocuğunun saf, mütebessim çehresine doya doya son bir kez baktı, alnından son bir kez öptü ve sarı saçlarından bir tutam keserek cebine itina ile yerleştirdi. Çarıklarını sıkıca bağladı. Hazırdı artık.

 

Gülizar Ana, gelini ile birlikte, onu Çeşme Başı'na kadar uğurladı. Mehmet onların daha fazla gelmelerini istemedi. Bu­radan geriye dönmelerini isteyerek helalleşti. Son defa olmak üzere önce anasına baktı. Onu sabrın ve metanetin timsali gibi gördü. Sonra da karısına baktı. Onun gözlerinde, biraz sonra başlayacak olan gözyaşı sağanağının belirtilerini gördü. Arkasını döndü, yürüdü. Kararlı adımlarla, mukadder akı­betine doğru; Çanakka­le'den yükselen çağrıya uyarak yürüdü. Gülizar Ana, analığın verdiği güçlü sezgisiyle, oğlunun bir daha dönemeyeceğini belki de anlıyor, ama yine de içinde, yaptığı işin kudsiyetine inanan insanların duyduğu derin huzuru duyuyordu.

 

Sarıboğaz'ın dönemecine kadar gözleriyle Mehmet'i takip ettiler. Nihayet... Evlerinin direğini çocuklarının şerefli geleceği için feda eden bu iki kadın, mütevekkilâne evlerine döndüler.

 

 


  Editör :  Rıdvan GÖK

891 Kişi Tarafından Okundu.

Yazdır Yorum Ekle Tavsiye
 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 67 Puan Verildi
 Kaynak :  r.gök

 Kategori ¬ Hikâye

  Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
  SEVGİLER HARMAN OLDU isimli kitap Tes-İş Sendikası Atatürk Anadolu Öğretmen Lisesitarafından bastırılarak yayınlanlanmış ve dergimizin editörü Rıdvan GÖKe ithaf edilmiştir...  

  YENİ KALEMLER DERGİMİZE YAZILARINIZI BEKLİYORUZ....  

  Bu millet sanatla edebiyatla düşürüldü, yeniden onunla kalkacak ayağa. (F. Gemuhluoğlu)  

 
 Köşe Yazıları

Rıdvan GÖK

Rıdvan GÖK ¬
SEYİR DEFTERİ

Aytaç AYDIN

Aytaç AYDIN ¬
Gölgeyi değil gölgeyi düşüreni düşünmek..

Doğan KARA

Doğan KARA ¬
ŞAH-I MÜMECCED RESUL-İ EKREM EFENDİMİZ

FUAT TURKER

FUAT TURKER ¬
Nefes Alan Sabah...

ABDÜSSAMED KOÇER

ABDÜSSAMED KOÇER ¬
İSTANBULA MEKTUP bir babanın duygu esitileri...

Mehmet ALTUNTAŞ

Mehmet ALTUNTAŞ ¬
BEDEL ÖDEDİK Mİ?

Gonca Gül USTAOĞLU

Gonca Gül USTAOĞLU ¬
Yazı Eklenmemiş
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Metin Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Metin Eklenmedi.
Bu Ay içinde Metin Eklenmedi.
 
 Takvim
 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 2
 Bugün : 63
 Dün : 61
 Toplam : 142978
 Ip No : 35.168.111.204
     

 
 Son Eklenenler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi
 
 Popüler Metinler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

Bilgilere Geçici Olarak Ulaşılamıyor.

 
 Hava Durumu



 
 Reklam

 

 



 
 

   © Copyright - 2009- Yeni Kalemler - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.